27 Kasım 2014 Perşembe

KİTAPLARIM - DAĞIN SESİ


Sevgili arkadaşım Candan'ın önerisi ile aldım bu güzel kitabı. İki gün içerisinde okudum, çok beğendim. Yasunari Kavabata ile tanışmama aracı olduğu için teşekkür ediyorum.  Bu kitap ile ilgili yorumlara internetten bakarken, aşağıda linkini verdiğim blogu buldum. Çok güzel yazmış, ben daha iyisini yazamam diyerek alıntı yapıyorum.

 http://okuduklarimbegendiklerim.blogspot.com.tr/2012/04/dagn-sesi-yama-no-oto-yasunari-kavabata.html

"Dağın Sesi", Nobel ödüllü Japon yazar Yasunari Kavabata'nın Türkçeye son çevrilen kitabı. Kavabata'nın "Karlar Ülkesi", "Bin Beyaz Turna" , "Göl" , "Go Ustası" , "Kiyoto ve İzu Dansözü" kitapları da dilimize çevrilmiş ama maalesef ki çoğunun baskıları tükenmiş. 

Diğer Kavabata romanları gibi, "Dağın Sesi"nde de okuyucuyu ilk cezbeden 50li yılların Japonya'sı: kabuklu deniz hayvanları, yeşil soya fasulyeleri, pamuklu kimonolar, kasede içilen çaylar, tapınakların çanları ve gingko ağaçları, trenler ve taşra istasyonları, bonzailer, serçeler ve kirazkuşları, No maskeleri, bir sokak boyunca sözleşip bahçelerine aynı çiçekleri diken evler, geyşalar..

Savaş ise gelenekselin huzurunu parçalayan, kişileri ve toplumu bozan etken olarak romanın içine oturduğu atmosferi şekillendiriyor. Kikuko kocasından korkuyor. Şingo, Şuiçi'nin içindeki karanlığın sebebinin savaşa gitmesi olduğunu söylüyor. Sevgililerini ve kocalarını kaybetmiş "savaş dulları" tek başlarına hayata tutunmaya çalışıyorlar, Şuiçi'nin metresi Kinuko da onlardan biri. 

Okuyup bitirip üzerinde düşünmeye başladığımda ise Dağın Sesi bana çok düzlemli bir yin-yang roman gibi geliyor. Romanın ilk eksenini Şingo ile Kikuko'nun ilişkisi oluşturuyor. Romanın temel karakteri Şingo, altmış yaşının üzerinde, çocuklarını evlendirmiş ve hayatının arkadaşlarını birer birer gömdüğü bir çağına girmiş bir aile babası. Yirmi yaşlarında, çocukluktan kadınlığa geçme evresindeki gelini Kikuko'ya karşı giderek büyüyen bir yakınlık hissediyor. 

Romanın ikinci ekseni ise ölüm/tükenme ve yaşam/doğma/yenilenme. Şingo, içinde bir tanpınak gongu gibi gümleyen "dağın sesi"ni her duyduğunda sevdiği birinin öleceğini hissediyor. Rüyasında ölüleri görüyor ve roman boyunca cenazelere gidiyor. İntihar edenler, intiarı deneyenler ve intiharı düşünenlerden bahsediliyor. Kikuko kürtaj oluyor. Şingo erken bunama belirtileri gösteriyor. Bir yandan da Yaşam, köpek Teru’nun yavruları gibi kendini dünyaya “bırakıyor”. Fırtınanın yapraksız bıraktığı gingkolar yeniden yapraklanıyor, aileyi simgeleştiren kiraz ağacı her bahar daha bir yerine yerleşip daha çok çiçek açıyor, torunlar büyüyor, Şingo'nun oğlunun metresi Kinuko hamile kalıyor - ve iki bin yıllık lotus tohumları yeşeriyor. Gençlik rüyaları gören Şingo'nun da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında lotus tohumları gibi "uyuduğunu", gelininin sıcaklığıyla "uyanmaya başladığını" söyleyebiliriz. 

Geleneksel-modern çatışması üçüncü ekseni oluşturuyor. Kavabata, modernliğin yozlaşma getirdiğini düşünüyor olmalı. Şingo'nun evinde önceki yüzyılda anakronik kaçacak hiçbir şey yok. Kimonolar giyilip obiler bağlanıyor, kadınlar yemek ve evişi yapıyor, su kuyudan çekiliyor.. Eve ilk elektronik eşyalar romanın sonuna doğru, Şingo kendisine nihayet Kikuko'ya karşı hislerini itiraf edebildiği ve kendi "bozulmuşluğunu" kabul edebildiği zaman giriyor. Kikuko da evden gitmeyi Şingo'dan ayrı kalacağı için istemediğini söylediğinde, onun da Şingo'ya karşı duygularını seziyoruz. Törensel bir hediye alışverişi gibi: Kikuko Şingo'ya traş makinası hediye ediyor, Şingo da ona elektrik süpürgesi alıyor. 

Roman beklemediğim bir şekilde bitti. Şingo'nun kızı Fusako bir mağaza, hatta belki bir meyhane açmak istiyor. Kikuko bunu duyunca çok heyecanlanıyor, ona yarım etmek istiyor. Üzerinde düşündüğümde ise uygun bir son gibi geldi: Roman Şingo'nun romanı olarak başladı, Kikuko'nunki olarak bitiyor. Kikuko özgürleşiyor, bağımsızlaşıyor, kendi hayatını yaşamaya başlıyor. Sanıyorum böylece Kavabata, Kikuko'yu olumlu modernleşme - hani bizde de bir zamanlar çok moda olan "Batı'nın teknolojisini aldık amma kültürünü almadık" ideali yolunda yürüterek romanı bitiriyor. 

18 Kasım 2014 Salı

KİTAPLARIM - RENKSİZ TSUKURU TAZAKİ'NİN HAC YILLARI


       Çok sevdiğim yazarlardan biri de Haruki Murakami.
     2011 yılında "Sahilde Kafka" ile başladı Murakami dostluğum. Çok sevdim, kitapsever az sayıdaki arkadaşlarıma tavsiye ettim.
        Sonra sırayla "Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu" , "Yaban Koyununun İzinde", "1Q84", "İmkansızın Şarkısı", "Zemberek Kuşu'nun Güncesi" ve "Koşmasaydım Yazamazdım" adlı kitaplarını okudum yazarın.
     Yeni bir şey yazsın da okuyayım diye bekler oldum. Son kitabı "Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları" kurban bayramına yakın günlerden birinde çıkacaktı. O gün ve ondan sonraki bir hafta bulduğum her kitapçıya gidip sordum, her seferinde henüz gelmedi cevabını aldım. İdefix'e sipariş verdim. Sipariş ettiğim diğer kitaplar geldi, Murakami'm gelmedi. Ben de gidip kitapçıdan aldım. İki gün sonra İdefix'ten de geldi. İki tane olunca birini can dostuma hediye ettim. Umarım o da benim kadar beğenmiştir.
     Çok zevkle okudum. 24 saat içinde bitti. 
     Favorilerim "Sahide Kafka", "1Q84" ve "Renksiz Tsukuru..."
  Kitap hakkında yazılmış en güzel eleştiri yazısı 31.10.2014 tarihinde Sibel Oral'ın kaleminden, Cumhuriyet Gazetesi Kitap ekinde çıktı. Okumak isteyenler için,
     http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/136217/Haruki_Murakami_nin_yeni_romani___Renksiz_Tsukuru_Tazaki_nin_Hac_Yillari_.html#

14 Kasım 2014 Cuma

KİTAPLARIM - TEK KİŞİLİK DİN


     Romanın ana karakteri, yalnızlık üzerine düşünürken Kierkegaard, Nietzsche gibi felsefecilerin, Octavio Paz, Michel Tournier, Fyodor Dostoyevski gibi romancıların metinlerini kazıyan, modern dünyada "tek başınalığın" anlamını sorgulayan bir yazar. Alt kat komşusunun profesörün öldürülmesi üzerine başlayan cinayet soruşturması, bu olayla başlayan bir aşk hikayesi, yalnızlık üzerine felsefi metinlerin taranması kitapta anlatılıyor.
     "İnsanın yakınlarında kendisi gibi birisinin olması -ama iki tarafında sınırlarında, ötekini rahatsız etmeden durması."(15)
     "Bir polisle eşit olamazsınız -ya yukarıda ya aşağıda yer almalısınız." (22)
     "Zaman geçtikçe, varolan her şey gibi, geçmiş de değişiyor." (45)
     "Yaşamak kökten bir yalnızlıktır.
     Bütün insanlar yaşamlarının en az bir döneminde kendilerini yapayalnız bir kişi gibi duyumsarlar. Ve de gerçekten yalnızdırlar. Yaşamak, gizemli bir gelecekte varacağımız yere gitmek için geçmişte bulunduğumuz yerden yola koyulmak demektir. Yalnızlık, insan duygusunun en derindeki gerçeğidir. İnsan özlemdir, kavuşmak için aranıştır." (52)
      "Yalnızlık veya yalnız kalma bir insanın boşluk duygusu ile karışık kendini  dünyadan kopmuş hissetme duygusudur. Yalnızlık arkadaş eksikliğinden veya başkalarıyla birlikte olma arzusundan daha da öteye giden bir duygudur. Yalnızlık çeken insan kendisini toplumdan kopmuş hisseder. Başka insanlarla anlamlı bir iletişime girmekte zorluk çeker. 
     Yalnızlık duygusu sıradan bir yalnız olma halinden değişiktir. Bazen insanlar bilinçli olarak tek başına kalmayı tercih eder. ve yalnız olmaktan zevk alır. Bu yalnızlık duygusundan farklı bir durumdur.Yalnızlık duygusu istek dışı bir yalnız kalma halinde ortaya çıkar. Yalnızlık duyan insan terk edilme, dışlanma, depresyon, güvensizlik, umutsuzluk, anlamsızlık, değersizlik ve kızgınlık duyguları ile doludur." (53)
     Ne demiş Kundera Amca, "İnsan bir başkasıyla yüz yüzeyken, asla kendi olma gibi olma özgürlüğüne sahip değildir; birinin gücü, diğerinin özgürlüğünü sınırlar." (55)

     "Tanrı yoksa her şey mübahtır."     Karamazov Kardeşler -Dostoyevski

Hristiyan Quaker akımı ile Müslüman Melamiler arasındaki benzerlikler...
        Quaker'ler, Tanrı'ya kılavuzsuz ulaşılabileceğini, insanın kendi iç deneyimleri ile manevi yükselişini tamamlayabileceğini savunuyorlar. Kiliseyi ve ruhban taifesini reddediyorlar. Barışçıl ve insan sevgisini esas alıyorlar. Evlenmiyorlar.(148)
      Melamilik, alevi-sufi kaynaklarından gelen bir tasavvuf akımı. "Bir elin verdiğini öteki görmeyecek" ayetinden yola çıktığı söyleniyor. Tasavvuf ve tarikat, Tanrı'ya ulaşmak için bir yol olsa da, zikire değil, fikre önem veriyorlar. Allah'a ulaşmak, ancak Hakk'a bağlanmak, halkın içinde ekmeğini yaptığın işle kazanmak, yaşayarak, halka hizmet ederek, tevazu ve aşkla gerçekleşir diyorlar.(149)
     İbn Tufeyl, "doğanın ıssızlığı içindeki bir insan, kendi kendine, kılavuzsuz olarak, gözleyerek, aklını kullanarak Tanrısal bir bilince erebilir." diyor.(161)

11 Kasım 2014 Salı

KİTAPLARIM - SEVİNÇ KUŞLARI 1-2 DECCAL'İN HATIRI VE KISAS


         Çok sevdiğim kitaplarına doyamadığım yazarımın 2 kitabı birden çıktı bu yıl. İkisini de bir solukta, bitecek diye korkarak okudum. 
          Tembellik edip kendim yorum yazmaktansa yorumuna aynen katıldığım 07.11.2014 tarihinde Nazan Özcan'ın Yurt Gazetesinde yayınlanan yazısını yayınlıyorum. Çok güzel yazmış.


        Eve bak, her yaratıktan bir numune vardı maşallah, Nuh'un Gemisi gibiydi, iyi geliyordu insana.” Böyle yazıyor Sezgin Kaymaz, “Sevinç Kuşları” üçlemesinin yeni çıkan ikincisi olan “Kısas”ta. “Kısas”ı ya da üçlemenin bir önceki kitabı “Deccal'in Hatrı”nı belki de en iyi anlatan cümleyi de böylece kendi yazmış oluyordu. Eline sağlık diyelim, kendi anlatacaklarımıza geçelim. Bir Sezgin Kaymaz kitabı, bütün sadık okurlarının da bildiği gibi, tek cümlede toplanamaz, asla!


          Yalan yok, Sezgin Kaymaz ilk defa bir üçlemeye giriştiğinde kurdeşen dökeceğimizi biliyorduk. “Deccal'in Hatırı”nı okuyup bitirdikten sonra uzun süre kahrolduğumuz da doğru. Çünkü Sezgin Kaymaz, hep yaptığı gibi sıradan gözüken, belki normalde yanına yanaşmaktan tırsacağınız ama Kaymaz'ın anlatımıyla gözkamaştıran, aklı tavana vurduran, kahkahalar attıran, gözleri yerinden hoplatan, böğür böğür ağlamamıza sebep olan, kötülükleri karşısında bile yüreği eriten, iyilikleri karşısında kendine aşık eden onca insanın hikâyesini tam bitmeden kesmiş, heves de kursağımızda koca bir taş, çatlatan bir merak gibi kalmıştı. Devam kitapları genelde böyledir demeyin, bu bir Sezgin Kaymaz devamlılığı olunca, heyecanın yüz milyonla çarpılacağını hatırlatmak boynumuzun borcu.

           Deccal hatrı için
     Borcumuzun ilk kısmını ilk kitabı hatırlatarak ödeyelim. “Deccal'in Hatırı”nda Sezgin Kaymaz’ın, Ankara'da 80'lı yıllarda birbiriyle bağlantısı yokmuş gibi olan ama üstün yeteneğiyle ve dantel işlercesine kıvraklığıyla birbirine bağladığı onlarca insanın hikayesine girmiştik. Ölü kıvamında ve Deccal namında bir mafya babası, becerekli mi beceriksiz mi olduğu konusunda hop diye fikir değiştirdiğimiz polisler Celil ve Hayri, deli mi yoksa dahi mi belli değil doktor Veysel, güzelliği ve doğallıyla herkesi kendine aşık eden Zila ve daha onlarcası. Ama ne tipler! Homoseksüelinden transeksüeline, çok afedersiniz orospusundan pezevengine, mafya babasından doktoruna kadar onlarca antikahramanı hop kucağımıza bırakıp aklımızı başımızdan almıştı. Ve ilk kitabı, polis Celil'den alınan bağırsak nakli yapılan Deccal'le beraber bir hastanede, doktor Veysel'i AİDS'ten sizlere ömür sevgilisi Bayram'ın üzüntüsünde, Zila'yı kendine aşık Teoman Kemani'nin ölümünden sonra mafya tarafından öldürülen Seher'in eciş büçüş bebeği İrfan ve artık sokak fuhuşundan elini ayağını çekmiş transseksüel Berna ve her yeri oynayan Kübra anneyle bırakıp, Deccal'in temizlediği bütün mafya babalarının cenazelerini kaldırarak bitirmişti.

          Başrol “sokak kedileri”nin
     İkinci kitaba fırtına gibi giriyor yine Kaymaz ve Nuh'un Gemisi'ne neşeli, renkli, olağanüstü, acayip, sıradışı karmaşasına yeni karakterler de yüklüyor. Hayri'nin ilk kitapta da sahip çıktığı ama çok da ön plana çıkmayan sokak çocukları Baha, Erdem, Dinçer, Ensar ve Foto bu sefer acayip rol kesiyorlar. Sokakların pisliği ve fuhuşu içine zorla itilmeleri insanın içini yaralarken, Kaymaz'ın marifetiyle Nuh'un Gemisi'ndekilerin onları arayışı, ararken kendi kafalarında yaptıkları hesaplaşmalarla okuyucuya insanlığı hatırlatmaları biraz yüreklere su serpiyor. Bir de mafya mufya, artık neyse Deccal'in mütevazı gözüken korkunç gücüyle “adaleti” sağlayacak olması elbette. İkinci kitabın yeni kahramanları, sadece sokak çocukları değil, Deccal'in bir önceki kitapta attıkları, kazık yüzünden işkembelerini kurşunla doldurduğu mafya takımının “yetimleri” de “az kalsın” kahramanlardan. Onlar da Deccal ağalarına “mecburi” hürmetten hem de çocuk fuhuşuna “ayıptır, günahtır” dediklerinden, kitabın içinde zaman zaman mafya olmaktan çıkıp “iyi insanlar” oluyorlar.

          Bozulsun düzen!
         Zaten bütün Sezgin Kaymaz kitapları böyle değil midir? Kötü sandığınız iyilikte sınır tanımaz, nefret ettiğinizden iki dakika sonra aşk çıkarır, yani dünyanınızı altüst eder. Zaten düsturu bu olmalı ki Kaymaz'ın, Şems'ten şu alıntıyı yapar: “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye enşide etme. Nerden bilebilirsin hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
      “Kısas”, adıyla musamma, bir intikam romanı. Ama bununla sınırlı değil. En kötüsünden kötülüğü, acımasızlığı, nefreti, kötülük karşısında bilenen bir iyiliği, fedakârlığı ve her şeyi yıkıp gene üste çıkan aşkı anlatıyor. Her zamanki gibi, asla doyamayacağımız, dudak uçuklatan hayal gücü, kelime oyunlarıyla ve nefisler nefisi anlatımıyla. Kaymaz, onlarca karakteri ve onların hikâyelerini bir yerden açıp sonuna doğru teğel filan değil, basbayağı çift dikiş bağlıyor. “Kısas” da yine Celil'den bağırsak nakli olan Deccal'in ve diğerlerinin iyileşmesi aşamasında bitiyor! Ve son söz de yazara olsun, “Sevinç Kuşları”mızı hemen başımıza kondur, valla hakkımızı helal etmeyiz!

7 Kasım 2014 Cuma

KİTAPLARIM - ALGIDA, İKNADA, İLETİŞİMDE BEYİN OYUNLARI



     Bir ay kadar önce http://www.optimistkitap.com sitesini incelerken gözüme takılan bu kitabı almaya karar verdim. Kitabın ilk 19 sayfası da tanıtım amaçlı verilmişti. Sık kitapçı gezen ve alan biri olduğum için kısa bir zamanda aldım. Kitabımı zevkle ama yavaş yavaş, sindirerek okudum. Tavsiye ediyorum.
        
       Beynimiz hakikatin peşinde bir hakim değil, müvekkilinin haklı olduğunu ispatlamaya uğraşan bir avukat gibi çalışır.
(Yani işine geldiği gibi mazeretler bulur.)(3 tabak yemek yiyebilirim, yarın spor yapıp eritirim gibi)
           
            Doğru soruyu soran istediği cevabı alır. 
İki arkadaş tartışıyorlarmış.Papaya sormaya karar vermişler.
-"İncil okurken sigara içmek istiyorum içebilir miyim?
-"İncil okurken Tanrı'ya odaklanmalısın. İncil okurken sigara içilmez."

-"Sigara okurken canım İncil okumak istiyor, okuyabilir miyim?"
-"Her yerde ve ne koşulda olursa olsun İncil okuyabilirsin."
  
  Fikrinizin olumsuz ve hoş olmayan sonuçları engelleyebileceğinizi vurgularsanız, ikna çabanızda başarılı olma şansınız artacaktır.
                  
             Beynimiz kıyaslama yaparak karar verir.
     
      Beyin farklı hücresel ve işlevsel özellikleriyle 3 gruba ayrılabilir.
         -Yönetici Beyin.. Düşünür, mantık merkezidir. Soyut akıl yürütür. Bizi insan yapan kısımdır.
             - Memeli Beyin...Hisseder, tüm duygular burada işlenir.
       - Sürüngen Beyin...Hayatta kalır.Tüm uyarıları 3 soruyla filtrer. 1-Tehlikeli mi? 2-Yenebilir mi? 3-Üremem için uygun mu?
           
           Beyin önce beden diline inanır. (Duruşun dikken yorgunum dersen inanmaz)

          Beyin tekrarlarla öğrenir ve alışkanlıklarına çelik halatlarla bağlıdır.Olumsuz deneyimlerin tekrarı bir süre sonra ÇARESİZLİĞİ öğrenmemize neden olur.

      Davranışlarınızı maniple etmek istiyorsanız, bunu bilinçaltının yardımı ile yapabilirsiniz. Tekrarlanan düşünceler, bilinçaltı zihnimizde kök salar.  

     Olumlama yaparken, mutlaka harekete geçin.
     "Eleştirmenlerin sözlerine aldırmayın, şimdiye kadar hiç birinin heykeli dikilmemiştir.                                           Sibelius

     Karşımızdakinin bizden etkilenmesini ve söylediğimizi yapmasını istiyorsak ifadelerimizde şimdiki zaman kullanmalıyız.

           Terarlar:
             1. Tekrar..Öğrenmeden hemen sonra 10 dakika (bellekte 1 gün korunur)
         2. Tekrar..Öğrenmeden yaklaşık 1 gün sonra 10 dakika (bellekte 1 ay korunur) 
               3. Tekrar..Öğrenmeden 1 hafta sonra 10 dakika (bellekte 1 ay korunur.)
               4. Tekrar.. Öğrenmeden 1 ay sonra 10 dakika (bellekte uzun süre korunur.)

         Karşınızdakinin söylediklerini onaylamanız TRANS yaratır. Ortak noktalar transı güçlendirir. İkna etmek veya etkilemek istiyorsanız, karşınızdakinin transına girin. (İltifatlar, onaylamalar)

              Plesebo Etkisi...Beyin ikna edilirse, ağrılar azalır, iyileşme olur. 
       Nosebo Etkisi... Beyin, birisinin veya bir şeyin zarar vereceğine inanırsa, bir şey olmasa bile zarar görür.

            ÇIPA ATMAK... İçsel bir tepkinin dışsal veya içsel bir deneyim ile ilişkilendirilmesidir. (Yeni pişmiş bir yemeğin kokusu, annemizin mutfağını hatırlatır.) Tekniğin uygulaması 70. sayfada.

          Bilinçaltı çözülmemiş, olumsuz duygu yüklü anıları bastırır, amacı kişiyi korumaktır. Travmalarımız, fobilerimizin kökenini oluşturur.
       
     Protez hafıza...Karşımıza çıkan her şeyi geçmiş deneyimlerimize göre değerlendiririz.

16 Ekim 2014 Perşembe

KİTAPLARIM - HİKAYECİ


   İşte en sevdiğim yazarlardan biri. Jodi Picoult'u yaklaşık 2 senedir kitaplarından tanıyor ve seviyorum. Önce "Ev Kuralları"nı okudum. Asperger sendromlu bir çocuğu ve annesini anlatıyordu. Çok güzeldi. Kalın bir kitap olmasına rağmen çok çabuk okudum. Yazarın anlatımını ve bakış açısını öyle sevdim ki, gidip Türkçe'ye çevrilmiş ve yayınlanmış tüm kitaplarını aldım.
    Eserleri 40'a yakın dile çevrilen ve tüm dünyada 30 milyondan fazla okuru olan, çoğu eleştirmene göre 21. yüzyılın en özgün romancısı sayılan Picoult'un, "Yapboz", "Kız Kardeşim İçin", "Eve Dönüş Şarkısı" ve "Anlaşma" adlı kitaplarını okudum. 
    Kitaplarında kahramanları hep, bizim başımıza geleceğini hiç düşünmediğimiz bir durum ile karşılaşır. Taraf tutmadan, durumu ya da olayı her iki tarafından anlatır yazarımız. Sınırlarımızın nerede biteceğini, vicdanımızı ne kadar atlatabileceğimizi, zor kararları nasıl aldığımızı anlatır. Kitap bittiğinde insan boğazında bir yumrukla, karşı duvara bakarken bulur kendini.
     "Hikayeci" de, annesinin ölümüne neden olan bir kaza yapan ve kendi de yüzünden yaralanan, yüzündeki izi ömür boyu taşımak zorunda olan bir kızıdır Sage Singer. İnsanlardan saklanmak için bir kilisenin fırınında geceleri ekmek yapar. Annesinin kaybının yarattığı boşluk nedeniyle bir terapi grubuna devam eder. Bu gruba 90 yaşlarında bir adam geldiğinde onunla arkadaş olur.
   Josef Weber gençliğinde bir nazi subayı olduğunu, Sage'in Yahudi olması nedeniyle onu affetmesini ve kendisini öldürmesini ister. Sage, Josef'in anılarını dinler. II. Dünya Savaşı sırasında yaptıkları çok korkunçtur ve  hemen FBİ'ın Savaş Suçluları ile ilgili birimine bildirir. Leo bu birimde çalışan görevdir.
       Sage'in babaannesi de Yahudi olduğu için, bu savaşta toplama kampında 5 yıl tutulmuş bir savaş mağdurudur. O da hikayesini kendi ağzından anlatır.

1 Ekim 2014 Çarşamba

KİTAPLARIM - ALDATMAK

              


          Mağaralarda yaşayan atalarımızdan bize kalan miras olmalı bu: Topluluklar birbirini korur, yalnız kalanlar kurda kuşa yem olur.
        Topluluk halinde yaşasak da her şeyi, örneğin saçlarımızın dökülmesini ya da hücrelerimizin tümöre dönüşmesini, kontrol etmemizin mümkün olmadığının farkındayızdır.
        Ama hissettiğimiz sahte güven duygusu bunu unutmamızı sağlar. Hayatımızı çevreleyen duvarları ne kadar net görebilirsek o kadar  iyidir. Her şey bir psikolojik sınırlamadan ibaret olsa da, ölümün izin istemeden kapımızı çaldığını kalbimizin derinliklerinde bilsek de her şey kontrolümüz altındaymış gibi davranmak işimize gelir. (104)
      Sevgi bir duygudan ibaret değildir, bir sanattır. Sanatta olduğu gibi sevgide de ilham yetmez, emek vermeden olmaz. (199)
      Bu güzel kitaba sabah başladım. Akşam üzeri bitti. Zevkle okudum. Boğazımda bir yumruk, bir de soru işareti kaldı.
      Ahmet Altan'ın aynı isimli kitabı gibiydi. Değişik bir versiyonu. Benzer öğeler çoktu. Tabi ki Paulo Coelho'nun Ahmet Altan'ın kitabının konusunu çaldığını iddia etmeyeceğim. Muhtemelen okumamıştır.
      Her iki kitapta da zengin, hayatta her istediğine kolayca sahip olmuş, evliliklerinde mutlu bir kadın var. Bu kadınlar bir gün hayatlarında hiç riskin ve heyecanın olmadığını fark ediyorlar. Eşlerini sevdikleri halde bir boşluk hissediyorlar. İmkansız bir aşka hızla ve tutkuyla yelken açıyorlar. 
    Ahmet Altan'ın kitabını okuyalı uzun yıllar oldu. Sonunu hatırlamıyorum. Galiba ilişkileri bitiyor ve sonunda kadın kocasına dönüyor ve kocası onu orada bekliyordu. Coelho'nun kitabı da aynı şekilde noktalandı. Yine de zevkli bir gün geçirdim.

4 Eylül 2014 Perşembe

KİTAPLARIM - SESLER VE SULAR ÇEKİLDİĞİNDE






       Bu yıl, ilk defa İzlandalı bir yazarın iki kitabını birden okudum. “Sesler” ve “Sular Çekildiğinde” adlı iki eseri dilimize çevrilmiş olan Arnaldur Indridason, 1961’de İzlanda’nın başkenti Reykjavík’te doğmuş. Üniversitede tarih okuyan Indridason, gazetecilik ve film eleştirmenliği yapmış. Polisiye Yazarları Birliği “Altın Hançer” Ödülü’nün sahibi olan Indridason’un kitapları 21 dile çevrilerek 26 ülkede yayımlanmış, 8 milyonun üzerinde satmış. Indridason The Guardian gazetesi tarafından 2011 yılında Avrupa’nın en iyi polisiye yazarları listesinde 1 numarada gösterilmiş. 

Okuduğum her iki kitapta da yazar, aynı karakterleri kullanmış. Olaylar Reykjavik’te geçiyor. Reykjavík Cinayet Masası'ndan dedektif Erlendur ve yardımcıları Elínborg ile Sigurdur Óli cinayetleri çözmeye çalışıyorlar.

Dedektif Erlendur, biri kız, diğeri erkek iki çocuk babası, boşanmış, yalnız yaşayan, kayıp insanların öykülerine meraklı bir adam. İki çocuğu da uyuşturucu kullanıyor. Onları kurtarmaya çalışmış ama başaramamış. Yardımcısı Elinborg ise yemek kitapları yazan bir polis.

Bu iki kitap, olaylar değil ama karakterler açısından birbirinin devamı gibi.

İlk okuduğum “Sesler” adlı kitapta ekibimiz, Reykjavik’te bir otelde, Noel Baba kılığında ölü bulunan otelin güvenlik görevlisinin katilini bulmaya çalışırlar.

İkinci kitap “Sular Çekildiğinde” de ise, Reykjavík’teki Kleifarvatn Gölü'nün suyu çekilince, gölün dibinde epey bir süredir yatmakta olan ve kafasında delik olan bir iskelet açığa çıkar.İskeletin boynunda Rus yapımı bir dinleme cihazı vardır. Ekibimiz bu iskeletin kime ait olduğunu ve katilini bulmaya çalışırlar.

Kurbanın hikâyesi onları Soğuk Savaş yıllarına kadar uzanan büyük bir aşk ve ihanet öyküsüne götürür.

Filmin sonunda adam ölüyor gibi oldu ama neyse. İki kitapta bence okunabilir, okurken zevkli saatler geçirilebilir.

22 Ağustos 2014 Cuma

TEMMUZ AYI ŞİİRİ

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından.

                       Nazım Hikmet

14 Ağustos 2014 Perşembe

İŞ YERİ KEDİM





TATİLİMİZDEN KARELER


Bodrum Turgutreis'teki evimiz







Ailemizin artık gelenek haline gelmiş bir etkinliği  - Senede bir kez Bodrum Penguen'i ziyareti



Bodrum -Penguen
Turgutreis Marina'da kahvaltı

Turgutreis Marina


Turgutreis Marina'da ki duvar seramikleri
Bu da Bodrum'lu dostum - Fark ediyor musunuz kedi severken yüzümün aldığı şekli


Eski dostlar ile geçen hoş saatler

Gümüşlük'te ki seramik kapılar

Gümüşlük'te ki balıkçının kedisi







Turgutreis çiçekleri

                           


                           

24 Temmuz 2014 Perşembe

GEZDİM - GÖRDÜM -DÖNDÜM -----AYNI TAS AYNI HAMAM

28.06.2014 Cumartesi günü gemimiz sabah erken Kiel'e yanaştı. Bavullarımız indirildi. 




Pasaport kontrolünden sonra Kiel'de 2-3 saat gezme fırsatımız oldu.





Gezi bitiyor diye oğlum çok üzgün




    Kiel'de gezerken şiddetli bir yağmur başladı. Bir süre bir hamburgercide bekledik. Yağmur dinmeyince bir şemsiye alalım, limana dönelim dedik. Şemsiye aldık, dükkandan çıkarken yağmur kesildi. 


   Limanda bekleyen otobüsümüze binip, Hamburg'a döndük. Oradan da Türk Hava Yollarının "Van" uçağı ile yurdumuza...



   Türk Hava Yollarını çok beğendim. Yemekler çok güzeldi.



   Çok güzel bir geziydi. Yurt dışına çıkınca insanın bakış açısı kesinlikle değişiyor, genişliyor. Ha bu iyi bir şey mi?



   Görmeyip, "biz aslanız, dünyanın ...inci ülkesiyiz" diye mutlu mutlu devam etseydik, daha mı iyi oldu?   Bilmiyorum...

23 Temmuz 2014 Çarşamba

GEZDİM - GÖRDÜM - YAZDIM-----BALTIK ÜLKELERİ BAŞKENTLERİ 3

   26.06.2014 Perşembe günü saat 07:00 civarında gemimiz Petersburg limanına demir attı.  06:00'da kalkıp kahvaltıdan sonra 07:00'de tiyatroda buluşacaktık. Saat farkından dolayı gezi boyunca saatlerimizi bir ileri bir geri aldık. Geminin herhangi bir yerinde de bir saat olmadığı için şu an saat kaç tartışmasını hep yaptık.

   Saati bilemediğimizden 06:00 zannederek, 05:00'de kalktık. Kahvaltı salonu açılmamıştı ama yinede saat konusunda uyanmadık. Neyse bir saat bekledikten sonra günün programı başladı. 
Danimarka'da ve Finlandiya'da gemiden inerken pasaport göstermek gerekmemişti. Petersburg'da limana inerken pasaport kontrolünden geçtik.


   Şehri gezmeye başladık. Rus rehberimiz bize şehrin 86 nehir ve kanaldan oluştuğunu, 42 ada üzerine, Büyük Peter tarafından, Baltık denizine sahip olmak için kurulduğunu, Rusya'nın 2. büyük şehri olduğunu, Petro'nun  anlattı. Toplu konut alanlarından geçerken her semtin mimarisinin değişik olduğunu gördük. Yapıldığı dönemdeki devlet başkanının adı ile anılan semtler aynı zamanda o dönemin ekonomik koşullarını da gösteriyor.

   İlk durağımız St. Isaac Katedrali oldu.Hafif yağmurun altında katedralin dışından fotoğraflar çektik. 2. Dünya savaşı sırasında top mermileri ile yaralan sütunları gördük.





 

   Sonra şehri gezmeye devam ettik. Turistik eşyalar satan bir dükkanda durduk. 



   Biz paşa paşa magnet vs. gibi ufak tefek şeyler alıp, otobüse döndük. Baktık arkadaşlar çok neşeli, gülüyorlar. Ne oldu diye sorduk. Votka tattırıyorlarmış. Bizimkilerde 3-4 yuvarlamışlar. Hemen eşim de koşup, 1-2 tanede o yuvarladı.
Neyse bana da getirdiği için kızmadım.
  
   Voskresenia Khristova Kilisesi (Yeniden Diriliş Kilisesi) önünde köprü üzerinde durup fotoğraf çektik. Hafif yağmur devam ediyordu. Rehberimiz tüm evlenenlerin gelip burada fotoğraf çektirdiğini anlattı.


   Otobüsle 1 saat kadar mesafede olan Peterhoff Sarayına gittik. Tur programında sadece bu güzel sarayın, güzel bahçesi vardı. Babam içini niye gezmiyoruz diye çok kızdı. Daha önceki gelişinde sarayın içini de gezdirmişler.

   1000 hektardan fazla bir arazi üzerine İsveç galibiyetinden sonra inşaa edilen bu muhteşem yapı, Paris'teki Versailles Sarayı'nın kopyası olarak, bizim Deli Pedro adıyla bildiğimiz Büyük Peter tarafından yaptırılmış. 














   Yazlık saraydan Petersburg'a geri dönünce öğle yemeği ve biraz gezmek için serbest zamanımız vardı.




   Petersburg'da yiye yiye ne yedik biliyor musunuz? Suşi...Hem de nefisti. Sıra Hermitage Müzesine geldi. 3.000.000 dan fazla sanat eserini barındıran bu kocaman müze, birkaç saatte gezilebilecek bir yer değil. Kısa bir tur atıp çıktık.




 


   Hermitage Müzesinden çıktığımızda hepimiz çok yorgunduk. Gemimize döndük. 

   27.06.2014 Cuma günü tüm gün denizde geçti. Kiel'e doğru yol aldık. Ertesi sabah çok erken kalkıp, gemiyi terk etmek gerektiğinden bavullarımızı hazırlayıp, bize verilen etiketleri yapıştırıp, oda kapılarımızın önüne koyduk. Gemi personeli bavullarımızı alıp, Kiel'e vardığımızda limana indirdiler.

Gemideki son günümüz ile ilgili bir kaç fotoğraf ....
           
Türk garsonumuz Furkan