25 Aralık 2017 Pazartesi

KİTAPLARIM - GAZAP ÜZÜMLERİ

     
     Amerikalı yazar John Steinbeck’in Pulitzer Ödülü alan Gazap Üzümler 1939 yılında yayımlandı. Edebiyata yaptığı katkılardan dolayı 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Yazarın Gazap Üzümleri dâhil birçok eseri filme uyarlandı.
    Steinbeck özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra kaleme aldığı ideolojik ağırlıklı kitaplarıyla büyük takdir topladı. En çok okunan klasiklerin başında gelen Gazap Üzümleri, Le Monde’nin yüzyılın 100 kitabı arasında da yerini almıştır. Fareler ve İnsanlar, Cennetin Doğuşu, İnci, Sardalya Sokağı, Aysız Geceler ve daha birçok kitaba imza atan dünyaca ünlü romancı Steinbeck; realizm akımının özelliklerini eserlerine fazlasıyla yansıtmış.
   Yazar; 1929’da Amerika’da başlayan ve kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına alan tarihe “Kara Perşembe” olarak geçen ekonomik bunalım sonucunda ortaya çıkan işsizlik ve zorlu hayat koşullarını ustalıkla anlatıyor. Gazap Üzümleri, binlerce emekçi insanın verimli topraklara yolculuğunu dramatik bir şekilde ele alıyor. 
    Roman, Oklahoma'dan Kaliforniya'ya doğru yola çıkan Joad ailesinin hikâyesidir.
       İşlediği bir cinayetten dolayı 17 yıl hapis cezası alan Tom Joad, iyi halden  4 yıl sonra çıkar. Ailesinin çifliğine dönerken yolda eskiden papaz olan ancak inancını kaybeden Casy ile karşılarşır. Casy ile Tom, çiftliğe gittiklerinde aileyi göçe hazırlanırken bulur.
     Çiftçilik ailesinin tek geçim kaynağıdır. Kuraklaşan topraklardan eskisi gibi iyi hasılat alamayan toprak sahipleri bankalara borçlanırlar. Topraklar bankalara geçer. Tüm toprakların sahibi haline gelen banka,  gelişen makinalı tarım araçlarını kullandığı için çiftçilere ihtiyacı kalmaz ve onları çiftliklerinden kovar. Binlerce insan iş aramak için göç etmek zorunda kalır.
     Tom, bu göçün anlamsız olduğunu ve doğup büyüdükleri topraklarda kalmayı ailesine teklif eder. Ailesi ise, toprak ağalarının sadece bir makineyle bütün işleri yaptığını ve kendilerine ihtiyaç kalmadığını dile getirirler. Onlar için en verimli topraklar Kaliforniya’dır.
      Tom, insanların kendi topraklarından atılmasını insanlık suçu olarak görür. Bütün bu düzensizliğin ve adaletsizliğin ana kaynağı zenginlerin yoksulları sömürdüğü gerçeğinde yattığını ifade eder. Tom’a göre; yeryüzünde kötülüğü yaratan yoksulluktur.

     Meyve bahçelerinde çalıştırılmak için binlerce işçi alınacağına dair her yere ilan asılmıştır. Ellerinde ne var ne yoksa satan aile bu parayla ufak bir kamyonet alırlar. Kalabalık olan aile böylece batıya doğru hareket ederler. Bu aynı zamanda Joad ailesi için yeni bir hayatın başlangıcıdır.

"İNSANIN SADECE MALI MÜLKÜ BÜYÜKTÜR"

"Eğer bir adamın küçücük bir malı varsa, o onun malıdır, parçasıdır, benliğidir. Üstünde yalnızca kendisinin yürüyebileceği, işleyeceği, iyi ürün alamadığı zaman üzüleceği, yağmur düştüğünde sevinebileceği bir karış toprağı varsa o onun malıdır ve bir bakıma o adam büyüktür çünkü malına sahiptir.
Başarılı olamasa dahi onun malıdır. Böyledir işte. Ama bir adama görmediği, elini bile değdirmediği ayağını basmadığı toprak verin o zaman o mülk insanlaşır, istediğini yapamaz. Ne istediğini bilemez. Toprağı ondan daha güçlü olur. Büyümez tam tersine küçülür. İnsanın yalnızca malları mülkleri büyüktür, kendisi ise malının uşağı olur. Bunu iyi bil." 

13 Aralık 2017 Çarşamba

KİTAPLARIM - 6.27 TRENİ



   36 yaşındaki Guylain Vignolles kâğıt geri dönüşüm fabrikasındaki işinden nefret eden yalnız ve mutsuz bir adamdır. Hayatı, sıkça sohbet ettiği küçük kırmızı balığıyla birlikte yaşadığı ev ve çalıştığı fabrika arasında geçer. Görevi, kitapları paramparça eden korkunç makine Zerstor 500’ü kullanmaktır. Çalıştığı işletmede iki dostu vardır, biri ürkünç makinenin ayaklarını yediği Guiseppe, diğeri ise sadece aleksandrin hece vezniyle kurduğu cümlelerle konuşan bekçi Yvon Grimbert. 
     Kitapları yok etmekten duyduğu vicdan azabından kurtulmanın yolunu, her gün bindiği banliyö treninde, Şey’den söküp aldığı birbirinden bağımsız kitap sayfalarını yüksek sesle okumakta bulan Guylain, tekdüze hayatının akışının vagonda bulduğu o akıllı bellekle birlikte değişeceği umuduna kapılır. Minik aletin içindeki metinlerin yazarının peşine düşen bu umutsuz, şehirli adamın küçük hayatı büyük bir dönemecin eşiğindedir artık.
     Edebiyat alanındaki ilk başarılarını, yazdığı öykülerle, kazandığı prestijli ödüllerle yaşayan Fransız yazar Didierlaurent, bu ilk romanıyla, başta ülkesinde olmak üzere dünya çapında adından sıkça söz ettirmiş ve kısa sürede 29 dile çevrilmiş. Güzel bir kitaptı. Tavsiye ediyorum.

12 Aralık 2017 Salı

KİTAPLARIM - ÖBÜRKÜLER


              Mahir Ünsal Eriş'i "Öbürküler" ile tanıdım. Beşinci kitabı imiş, ilk dördünü okumadım. Yalın bir dili var. Kolay okunuyor, su gibi akıp gidiyor. Yarım günde okudum.  kitaplarını okumak ister miyim bilmiyorum.
          Niğdeli üç çocuklu bir aile, babanın İstanbul'a tayin olması nedeniyle evlerini, eşyalarını, dostlarını, komşularını bırakıp yola çıkarlar.   Babanın mebus arkadaşının kiraladığı Arnavutköy'deki üç katlı, öbürkülerin yaşadığı eve, zorlu bir yolculuktan sonra ulaşırlar. Öbürküler kimdir? Nedir? Aile öbürkülere ne kadar dayanabilecek? Okuyup görünüz.

22 Ekim 2017 Pazar

KİTAPLARIM - ANİMAL TRİSTE



      Hayatının büyük bir kısmını Doğu Berlin’de geçiren Monika Maron, bu romanında duvarın yıkılmasıyla birlikte yaşanan değişimleri kişisel bir öykünün parçası haline getirerek anlatıyor. Diğer romanlarında olduğu gibi, bu hikayede de duvarın öte tarafından gelmenin neden olduğu kimlik meselelerine kafa yoruyor.

     Ancak, yer yer eleştirel bir ton tutturarak ironi ve yergiye başvursa da, Maron’un bu kitaptaki üslubunu şiirsel bir anlatımın belirlediğini söylemek lazım. ‘Animal Triste,’ dokunaklı bir aşk hikayesi. Sadece aşkın değil, o aşkla beraber gelen unutuşun da hikayesi aslında.
     “Yaşamımda unutulmayı hak etmemiş olan çok fazla şey yoktu ve benim için korunmaya değer haliyle oldukça kısa bir ömür olmuştu,” diyerek başlıyor anlatıcı. Orta yaşa gelmiş bir kadınken, kendisini ‘gecikmiş bir gençlik aşkı’nın içinde bulduğunu öğreniyoruz. Sevgilisi Batı’dan geliyor. Kendisi ise hep Berlin’de, duvarın arkasında kalan tarafta yaşamış. Duvarın yıkılmasından sonra başlayan yeni hayata alışmaya çalışırken, bir yandan da bu aşkın etkisiyle sarsılıyor.
      Öykü açıldıkça, bunamaya yüz tutmuş bu kadının bütün hayatını aşkının üzerinden yeniden kurguladığına şahit oluyoruz. Sevgilisi Franz dışında her şey önemsizleşiyor. Hayatındaki diğer şeyleri ancak onunla ilişkilendirdiği ölçüde hatırlıyor. Kocasını, kızını ve daha önceki yaşamına dair detayları anımsamakta zorlanıyor. Bunu yadırgamıyoruz. Çünkü bizi aşktan başka hatırlanacak bir şey olmadığına ikna ediyor. Romanın başlarında bir yerde, ölümle yüzyüze geldiği bir anı anlatırken, şöyle diyor mesela: “O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım? Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz.”
Fakat kaçırmayıp yakaladığı bu aşk, onu zaman-dışı bir gerçekliğe hapsediyor. Hayatı tek bir anın sonsuz tekrarlarından oluşuyor. Sevgisinin nesnesini kaybetmiş olsa bile, sevginin kendisine tutunan ve yaşamının geri kalanını onun yarattığı mutlulukta ve acıda geçirmeye karar vermiş biri o. Unutuşu seçmesi de bundan. Her şeyin bittiğine inanmak istemiyor çünkü.
     “Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikaye kaldı geriye. Son çok açıktır ve her şeyi belirler. Son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”
      Bu açıdan ilginç bir roman ‘Animal Triste.’ Adını Latince bir deyimden almış: Omne animal triste post coitum (Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür).  Bu bana uzun zaman önce okuduğum bir Ezra Pound şiirini hatırlatıyor. ‘Irmak tacirinin karısı: Bir mektup” adlı şiirde Pound, kıvrılan ırmağın burgaçlarına dalıp giden kocasının ardından ağıt yakan kadına şunları söyletir:    “Ve beş ay olmuş sen gideli.
Başımın üstünde hüzünlü sesler çıkarıyor maymunlar.”
   Bu romandaki anlatıcının sesi de, yer yer yaralı hayvanların çığlıklarını hatırlatıyor. Kimi zaman -- mesela duvar yıkıldıktan sonra Berlin’deki yeni hayatı anlatırken -- mesafeli bir ton tuttursa da, çoğu kez tamamen şirazesinden çıkıyor, hep aynı ismin çağrıldığı bir duaya dönüşüyor. Roman açıldıkça yoğunlaşan bu dil, giderek keskinleşiyor ve aşkın yıkıcı gücünün ifadesi haline geliyor.
   ‘Animal Triste,’ aşkın ehlileştirilemez bir şey olduğunu hatırlatıyor bize. Onun inançla, güvenle ve diğer sevme biçimleriyle bir ilgisi yok. Hiç bir sosyal tarafı yok. Hiç bir anlaşılır yanı yok. Kitabın başkişisi gibi yazar da,  aşkın içimizdeki “son tabiyat kalıntısı” olduğunu savunuyor. Toplumsal düzen ise, sadece bunu evcilleştirmek ve makul kılabilmek icat edilmiş bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.
      Monica Maron, duygularından ve cinselliğinden korkmayan bir yazar. Tamamen kendine has bir dil tutturmuş ve kadınca bir meseleyi kadınca bir yerden anlatıyor. ‘Animal Triste’ bunun için okunmaya değer.
https://www.birgun.net/haber-detay/animal-triste-askin-ve-unutusun-kitabi-15123.html
     24.10.2017'de Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç "Diyaloglar"da bu kitabı konuşacaklarmış. Konuşmayı dinlemeden önce kitabı alıp okumak istedim. Çok beğendim. Tavsiye ediyorum. Altını çizdiğim bölümler:
"Gençliğimde, genç insanların çoğu gibi ben de genç ölmem gerektiğine inanmıştım. İçimde öyle çok gençlik, öyle çok başlangıç vardı ki, ancak şiddetli ve güzel bir son düşünülebilirdi; ben yavaş yavaş ölüp gitmek için yaratılmış değildim, çok iyi biliyordum bunu." 

"Tanıdığım insanların hemen hepsi, anne babalarına benzemek gibi bir doğal tehdit karşısında öyle dehşete kapılmışlardı ki, hayatları kalıtımla geçmiş özellikleri etrafında yapılan bir slalom yarışına benzemişti, böylelikle bu benzeyiş nihayetinde bir yazgı gibi gerçekleşmişti."

"Söz dinleyen insan, kendisinden kaçamayacak olanı sever. Bir köpek satın alır ve onu sever. Köpek öldüğünde yeni bir tane satın alır ve köpeği sevmeye devam eder. Ben işin kolayını seçmiştim; ben Franz'la karşılaşmadan önce, ölümsüz brachiosaurus'u (bir dinazor türü) seviyordum."

kitabın adı eski bir latince deyişten geliyor: omne animal triste post coitum her hayvan cinselbirleşme sonrası hüzünlüdür.

15 Ağustos 2017 Salı

KİTAPLARIM - TİRZA


     Ayfer Tunç'un Edebiyatın Ölmediğinin Kanıtlayan 5 Roman isimli videosundan görerek aldığım 2. kitap Tirza'ydı. Çok beğendim. En az 3 kez sert bir şekilde sarstı beni Tirza. Kitap bittiğinde bir sürü soru işareti ile baş başa kaldım. Keşke çevremde bu kitabı okuyan birileri olsa da konuşabilsek.

     Başarısız kitap editörü, Amsterdamlı Jörgen Hofmeester’in biricik kızı, başarılı meleği, yeryüzünün en özel ergeni Tirza’nın mezuniyet partisi için –karısıyla katıldığı Evde Suşi ve Saşimi Yapma Kursu’nda öğrendiği gibi- suşi yaptığı an’la gireriz romanın dünyasına. Hofmeester daha bu ilk paragrafta olduğu gibi, roman boyunca bıçağı fazla bastırmadan tutacaktır. 
     Bütün bir romanın merkezinde orta sınıfın kalıplaşmış ilişkileriyle örülü, sıkıcı bir burjuva varoluşu içinde yaşayan emeklilik yaşındaki Hofmeester’in olmasına karşın, elimizde tuttuğumuz cildin üstünde Tirza yazıyor oluşu da bir o kadar manidardır. Tirza, sadece babasının değil, beyaz burjuva yaşamının yumuşak karnıdır bir anlamda. 
     Mezuniyet partisinin hemen ertesinde, Faslı bir Müslüman olan erkek arkadaşı Choukri ile Afrika gezisine çıkacak olan güzel Tirza. Erkek arkadaş, Hofmeester’in küresel korku imparatorluğu algısı ile Muhammet Atta’dan başkası olarak görülemeyecektir elbette. Varlığı ile Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmış olan(?) Muhammet Atta. “Muhammet Atta yok artık diyorlar, oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca Muhammet Atta var. Dünya ekonomisi bu kadar Muhammet Atta ile başa çıkamaz. Hatta benim evime bile geldi Muhammet Atta.”
    Hofmeester, günümüzün beyaz orta sınıf ideolojilerinin, ortalama algılarının her birini uygun bir zemin buldukça sahaya süren bir teknik direktör belki de. Yıllar önce çocukluk aşkına kaçan ve mezuniyet partisi günü beklenmedik şekilde ortaya çıkan karısına Choukri ile ilgili düşüncelerini anlatırken şöyle der: “Her halükârda Muhammet Atta’nın cinsinden. Aynı et, aynı bakışlar ve aynı çene. Tabii ki aynı düşünceler. Aynı nefret. Bize karşı duyduğu nefret. Bizim varlığımıza, kim olduğumuza ve neden böyle olduğumuza karşı duyulan nefret.”
   Karısının “biz” vurgusuna yorumu aslında romanın okura sorduğu-sordurduğu sorudur: “Biz kimiz Jörgen?”
     Biz, bir gecede bütün malvarlığını kaybedenleriz, biz evimize kadar giren “öteki” yüzünden güvenlikli hayatlarımızdan uzak düşenleriz, biz işsizliği işe çevirmek için çaresizliğimizin istasyonlarına sığınanlarız, biz “biz” kavramından tiksinenleriz. “Senden, benden, komşularımızdan neden nefret ettiklerini biliyor musun?” der Jörgen Hofmeester, “Çünkü biz mutluluğa inanıyoruz. Tanrı’ya değil ama mutluluğa inanıyoruz. Çünkü biz kimlikleri olan bireyleriz, sürü hayvanı değiliz.”
     Karısının cevabı, kendisiyle yüzleşen okurun mırıltısı gibidir: “Jörgen, sen mutluluğa inanmazsın ki. Senin Tanrı’n hep mutsuzluk olmuştur. Mutsuzluktan başka bir hayat istemedin ki. Ve hep o Tanrı’ya hizmet ettin, ona hiç ihanet etmedin, hatta onun ihanetine uğradığın zamanlarda bile ona kızmadın. Mutsuzluk tanrısına güvenmeye devam ettin. Onun en sadık kulu oldu. Seni alkışlamak gerekir. Seni neden terk ettiğimi biliyor musun? Ben de hayatımda ilk kez birinci sırada olmak istedim. Mutsuzluğu yüceltmeyen birinin yanında olmak istedim. Tahammülüm kalmamıştı. Sana karşı. Ya da senin yücelttiğin her şeye karşı.”
      Tirza, enginarın kabukları gibi yaprak yaprak açılmaya devam eder. Romanın üçte ikisini kaplayan mezuniyet partisi bölümü boyunca zihinde, zamanda git-geller yaşarız. Grünberg, Hofmeester’in zihninde bir üst anlatıcı olarak ilerlerken, ahlak, aile, ırkçılık, ötekileştirme, cinsellik, beden, küreselleşme, dünyanın tekinsizliği, şiddet ve daha pek çok konuda orta sınıf algısı üstünden hesaplaşmamızı sağlar. Hem de bunu yaparken, olay örgüsünün heyecanından, geriliminden, sayfa çevirten akıcılığından ve ironik anlatımından bir an bile ödün vermeden. Üstelik enginarın kalbinde bizi nelerin beklediğini edebi bir zorlamaya, anlatım numaralarına sığınmadan saklamayı başarır. 
     “Kira”, “Kurban” ve “Çöl” adını taşıyan üç bölümden oluşur roman. Giderek tırmanan bir olay örgüsünde, okur reflekslerini de giderek sertleştiren bir çöle doğru sürükleniriz. Psikolojik gerilim biz okurları kıskıvrak bağlar ve nefes kesici bir finalde kendi uçurumumuzdan aşağı bırakıverir.
Jörgen’in zihninden okurun zihnine oklar fırlatırken kanatmaktan korkmuyor Grünberg: “Utanç müthiş bir duygu, samimiyetten çok daha nefes kesici.” Hemen sonrasında, romanın son bölümünün en önemli karakterlerinden, medeniyet algımızın turnusol kağıdı Afrikalı küçük Kaisa’ya şöyle diyor Hofmeester: “Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.”
Bu yazı Milliyet Kitap dergisinin "Bu kitabı keşfedin" sayfası için kaleme alınmış ve derginin Temmuz 2010 sayısının 15.sayfasında yayınlanmıştır.

6 Ağustos 2017 Pazar

KİTAPLARIM - KADER VE SEVGİLİ MİMİ


     Bir önceki yazımda Tim Parks'ın "Kader" adlı romanına başladığımı yazmıştım. "Kader"i bitirdim ve hemen "Sevgili Mimi"ye başladım. İkisinin tarzı çok farklı. İkisini de beğendim ama hangisi derseniz "Kader" derim. "Europa"nın çok güzel olduğunu söylemişti Ayfer Tunç. Ancak yayınevi kapandığı için "Europa"yı bulamadım. Bulunca "Europa"yı ve bir deneme kitabı olan "Ben Buradan Okuyorum" u almak istiyorum.

KADER


İtalya'da uzun yıllar dış haberler muhabiri olarak çalışan Chris Burton, gazeteciliği bırakmış, bir kitap yazmaktadır. İtalya'nın adı mafyaya karışan eski bir devlet başkanıyla yapacağı röportajla hayatının en büyük eserine son noktayı koyacağı sırada oğlunun intihar ettiğini öğrenir ve karısıyla birlikte Torino'ya doğru yola çıkar. Londra'dan hareket etmeleriyle birlikte kader düşüncesi zihnine yerleşir. Bu, Burton çiftinin iki ülke arasında asılı kalan geçmişlerini, evliliklerini, aşk ve nefret dolu ilişkilerini, kendilerini anlamaya ve karşılarında duran korkunç gerçekle yüzleşmeye çalıştıkları bir yolculuktur aynı zamanda.
(Tanıtım Bülteninden)


SEVGİLİ MİMİ


İtalya'da İngilizce öğretmenliği yapan Morris kıt kanaat geçinmekten bıkmış, tekdüze hayatını değiştirecek bir çözüm yolu aramaktadır. Bu amaçla, on yedi yaşındaki öğrencisi Massimina ile yakınlık kurmuştur; titizlikle yürüttüğü planları başarıya ulaşırsa onunla evlenerek zengin ailesinin bir üyesi olacaktır. Gün boyu ter döküp akşamları da elinde birayla televizyon karşına geçen babasına benzemeyecektir o! 
Ancak olayların seyri değişir; yakıcı İtalyan güneşinin altında ve kadim binaların gölgesinde yalanlar, aldatmacalar, cinayetler birbirini izler... 
"Boğ şu kızı. Çok tuhaftı, ama bu dehşetengiz düşünceyle bütün bedenini bir anda ateş bastı. (Tam da ondan hoşlanmaya başlamışken. Hatta aşkın nasıl bir şey olduğunu sezmeye başlamışken - sahilde kıkır kıkır, kıpır kıpır yürüdükleri gün kız bacağını onunkine sürttüğü zaman hissettiği gibi.) 
Boğ onu. Bundan kolay ne vardı?"
"... yok Maigret'ymiş, yok Miss Marple, yok Bond. Palavra. Acaba hiçbiri hayatında bir kez olsun gazete okumuş muydu, ya da bir işe girmeye çalışmış mıydı?"
"'Her insan bir adadır,' diyerek diktafonuna izahat verdi. 'Tümüyle kendine aittir. Klik. 
Yoksa Tanrı yardımcısı olsun.'"
"Bir kadın iyi eğitilmiş olduğu ve genç kaldığı sürece, onunla bir ömür geçirmek hiç de fena olmayabilir aslında, diye düşündü." 

"Kader mi seçim mi? Belki de ikisi bir şekilde birbirine bağlıdır ve kader yalnızca almak durumunda olduğum kararları sunuyordur bana, sunmaya da devam edecek, çünkü biliyor ki özgür olmama rağmen, bu seçimleri bir şekilde yapacağım..."

24 Temmuz 2017 Pazartesi

KİTAPLARIM - AYFER TUNÇ'LA KARANLIKTA KELİMELER


         
                 
     Handan İnci'nin Ayfer Tunç ile yaptığı  ve "Karanlıkta Kelimeler" adını verdiği uzun söyleşi kitabını yeni bitirdim. Benim için çok aydınlatıcı ve yol gösterici bir kitap oldu. Söyleşi ve biyografi türüne pek meraklı değilimdir. İlk defa bu türü okudum denebilir.
      Ayfer Tunç'u uzun zamandır takip ediyorum, sevdiğim bir yazar, edebiyat konusundaki engin bilgisine hayran olduğum bir insan. Youtube'dan  Murat Gülsoy ile yaptığı söyleşileri izliyorum. 23.Nisan.2017'de Bursa Nilüfer Akkılıç Kütüphanesinde Murat Gülsoy ile birlikte gerçekleştirdiği "Orhan Kemal - Tersine Dünya" söyleşisinde kendisini de tanımak fırsatını buldum.     
     Çocukluğumdan beri çok okuyan biri olarak bugüne kadar okumadığım Türk edebiyatının temel taşlarından sayılabilecek eserleri sayesinde listeme aldım. Etkilendiği (beğendiği, zevkle okuduğu) yazarları da listeme ekledim.
       Ayfer Tunç'un bir söyleşisinde edebiyatın ölmediğini kanıtlayan 5 roman söylemesi isteniyor. O beş roman şunlar:
      -Tirza - Arnon Yasha Yves Grunberg 
     -Underground - Vladimir Makanin
     -Kader - Tim Parks
     -Ölümsüzlük - Milan Kundera
     -Morenga - Uwe Tim
      Kitaplardan ilk üçünü hemen aldım ve Kader'e başladım. Tim Parks artık benim yazarlarımdan biri. Yazı stilini çok beğendim. Bitirmediğim için henüz bir yorum yapmıyorum. Sanırım tüm kitaplarını okuyacağım. Tavsiye ederim. 

15 Haziran 2017 Perşembe

KİTAPLARIM - DOKUNMADAN

      Nermin Yıldırım’ı  “Dokunmadan” kitabı ile tanıdım. Bu kitap yazarın 5. Kitabıymış. Daha önce yayınlanan kitapları bir  çok dile çevrilmiş. Yazarı da kitabı da sevdim. Bana ille Nermin Yıldırım’ın kitaplarından al, oku diye tavsiye eden Ezgi Kitapevi’nin sahibi Edibe Usta’ya teşekkürler. Yeni bir yazarım oldu.
      Suçu devamlı kendinde arayan, suçluluk duygusu altında ezilen ve dünyalarını zindana çeviren insanlar…
      Adalet, yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz, öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek…

Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır.

9 Haziran 2017 Cuma

KİTAPLARIM -CELLAT MEZARLIĞI


      Aslı E. Perker’i 2011 yılında “Sufle” adlı romanı ile tanıdım,  çok sevdim. İçimde yer etti. Sevdiğim arkadaşlarıma tavsiye ettim. Onlarda sevdiler. “Ne yazarsa okurum” sınıfına girdi benim için.
Yazarın ilk kitabı “Başkalarının Kokusu”nu henüz okumadım. 
İkinci kitabı “Cellat Mezarlığı”nı yakın zamanda bulup aldım. Bir solukta okudum. Aynı Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” kitabını okuduğum zaman duyduğum hisleri bu kitapta da duyuyorum. Olay bir yerlerde devam ediyor ve ben takip edemiyorum. Oğlumla konuşurken acaba Fuat’ın annesi gibi miyim? Diye düşünüp, kendime ayar çekiyorum. Oğlumu sıkmamaya, sorguya çekmemeye çalışıyorum. Bir bacağı diğerinden kısa mezarlık bekçisi İsa’nın yalnızlığını hissediyorum. Gece kulübesinin önünde otururken gördüğü boğaz manzarasını, mezarlara ve mezarlarda yatan merhumların yakınlarına bakarken ki gözlemlerini düşünüyorum. Hiç tanımadığı insanları görev aşkıyla duygusuz bir şekilde öldüren Hamit’i, suç dünyasına hesapsız kitapsız girmeye çalışan çağımızın uyanık delikanlısı Lütfü’yü.
Olaylar devam ediyor, ben takip edemiyorum.

“Sufle” yazarın üçüncü romanıydı. “Bana Yardım Et” ve “Vakit Hazan” çıkar çıkmaz okudum. Sevdiğim bir yazar tavsiye ederim. En çok da “Sufle” yi ve “Cellat Mezarlığı”nı.

29 Nisan 2017 Cumartesi

KİTAPLARIM - KAYIP HASTA


        Mehmet Açar'ı 2000 yılında yayınlanan ilk romanı "Siyah Hatıralar Denizi" ile tanımış ve çok sevmiştim. İkinci romanı "Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün Maceraları" 2005 yılında çıktığında hemen aldım ve okudum. Güzeldi. Üçüncü  romanı "Çok Uzaklarda Bir Yaz"ı aldım ama nedense henüz okumadım. "Kayıp Hasta" dördüncü romanı Mehmet Açar'ın.  Kayıp Hasta, çok yoğun çalıştığım şu günlerde bir ilaç gibi geldi. Bir haftada okudum. Çok sevdim. "Siyah Hatıralar Denizi'ndeki gibi metaforlarla yüklü bir roman. 
        Sevgili Ömer Türkeş'in Kitap Eki'nde şöyle anlatmış bu güzel kitabı.
     Mehmet Açar, çok uzun bir aranın ardından yayımladığı yeni romanı “Kayıp Hasta“da belleğini yitirmiş bir adamın acı ve çaresizlik içinde gerçeği arayışını anlatıyor. Önceki romanlarında ve hikayelerinde üzerinde durduğu meseleleri farklı ve ilgi çekici bir hikaye içinde tartışmış Açar. Gelecek zamanda ve bilinmeyen bir mekanda geçen “Kayıp Hasta” zengin metaforlar ve üstü açık/kapalı göndermeler ile günümüze bağlanan çarpıcı bir kara ütopya örneği.
 Roman kahramanı Ali Z. gözlerini açtığında kendisini bir hastahanede bulur. Ne üzerinde kimlik belgesi, cüzdan, para, mobil telefon, anahtar ya da başka herhangi bir şey ne de hafızasında buraya neden ve nasıl geldiğine dair bir kayıt vardır. Hastahaneden ayrılmak için yaptığı girişimler ise sonuçsuz kalacaktır. Çünkü burası devletin özel bir önem atfettiği, Sistem adı verilen yapay bir zeka tarafından yönetilen “akıllı” bir hastahanedir.

http://kitapeki.com/akilli-hastahane-ya-da-devletin-akli/#prettyPhoto



22 Nisan 2017 Cumartesi

ŞİFA VEREN DÜŞÜNCELER



1-HAK EDİYORUM

Ben hayatımda mutluluğu, bolluğu, sevgiyi ve sağlıklı olmayı hak ediyorum.

2-KABUL EDİYORUM

Zor durumlardan dersler çıkarmayı, öğrenmeyi ve bunlara takılıp kalmamayı kabul ediyorum.

3-İZİN VERİYORUM

Güzelliklere, neşeli olmaya, gelen iyilikleri almaya izin veriyorum.

4-SEVİYORUM

Hayatı karanlık ve aydınlık yanlarıyla, insanları karanlık ve aydınlık yanlarıyla, kendimi karanlık ve aydınlık yanlarımla seviyorum.

5-SEÇİYORUM

Benim için doğru olanı, üzmeyeni, kırmayanı, içimi aydınlatanı, huzur vereni, yolumu kolaylaştıranı seçiyorum.

6-AFFEDİYORUM

Geçmişi bir yük olarak taşımamak için, kendimi özgürleştirmek için, kalbimi yormamak için affediyorum.

7-DAVET EDİYORUM

Hayatıma daha fazla bilgeliği, anlayışı, eğlenceyi, seyahati, yeni dostlukları, heyecan verici deneyimleri davet ediyorum.

8-ŞÜKREDİYORUM

Bazen olanlara, bazen iyi ki olmayanlara, görebildiğim ve göremediğim güzelliklere şükrediyorum.

9-SERBEST BIRAKIYORUM

Gitmesi gerekenleri, bitmesi gerekenleri, süresi dolanları yenilere yer açması için serbest bırakıyorum.

10-İNANIYORUM

Mucizelere, korunduğuma, sadece doğru olanın hayatıma geldiğine ve doğru olmayanın kendiliğinden gittiğine inanıyorum.
 

ÖMRÜMÜN İLKLERİNDEN


       
         Beraber çalıştığımız arkadaşım, kızım Büşra Fırtına ile değerli eşi Murat Gökdoğan 07.04.2017 tarihinde Nilüfer Nikah Dairesinde evlendiler. Büşra benden şahidi olmamı istedi.  Ömrümde ilk defa nikah şahidi oldum. Nikah masasına 3. oturuşumdu. Masanın bu yanında duygular daha başkaymış. Sevindim, mutlu oldum, Büşra'nın heyecanını içimde duydum. Mutluluklar diliyorum.