Bu seneki yurt dışı gezimizi
yazmakta epey geç kaldım. (Bu sene ki derken ne çabuk alıştım fark ediyor
musunuz, her sene yurt dışına çıkmaya) Tembellik, iş yoğunluğu ıvır gıvır gibi
bahaneler bulabilirim tabi ama yapmayacağım.
20.06.2015 cumartesi günü eşim, oğlum ve komşularımız Ayşegül
ve Abdullah çifti ile katılacağımız (reklam olsun) ETS -İspanya turuna
Sabiha Gökçen hava alanından başladık.
Geçen sefer Türk Hava Yolları ile uçmuş ve çok
beğenmiştim. Bu sefer kaderde Pegasus vardı. Beğenmedim. Türk Hava Yolları
gibi yemek vermiyorlar. Yiyecekler Euro ile ve pahalı. Koltukların arkasında tablet yok. 3 koltukta bir tavandan açılan bir ekran var. Durmadan reklam
gösteriyor.
3.5 saat uçtuktan sonra
Barcelona hava alanına indik. Yorgun gözüküyoruz değil mi? Biraz bekledikten sonra ETS’nin kiraladığı otobüs
geldi, doluştuk. Yaklaşık 40 kişilik bir gruptuk. Rehberimiz Ebru Otluoğlu
adında genç ve güzel bir kız.
Şehir turu ile
başladık. Endülüs Arenasını gördük.
Montjuic tepesinde mola verip, fotoğraf
çektik. Şehri tepeden gören bu yerde ihtiyaçlarımızı giderdik.
Sonra Barcelona
Limanını, Kristof Kolomb heykelini gördük.
La Sagrada Familia kilisesinin
önünde otobüsten indik. Rehberimiz kilisenin ön ve arka cephesindeki her detayı
uzun uzun anlattı. Gaudi, incilden sahneleri cepheye aktarmış.
İspanya ve Katalan Meydanlarını, Gaudi’nin deniz dalgasından esinlenerek yaptığı binayı ve uyumsuzluk evlerini gördük.
Bir cafe’de oturup hareketli meydanı seyrettik. Halimiz tam
köyden geldik, şehre haliydi. Meydanın köşesindeki Hard Rock Cafe’den oğluma bir tişört ve kolye aldık. Çok mutlu oldu.
21.06.2015 Pazar
Saat 07:30’da
Andorra’ya gitmek üzere yola çıktık. Yolumuz 3 saat sürdü. Yolun tam ortasında
bir dağ benzinliğinde durup, ihtiyaç molası verdik.
Andorra, İspanya-Fransa
sınırında küçük bir ülke. Valira del Nord ve Valira del Orient adlı iki dağ
akarsuyunun Valira Nehri'ni
oluşturmak üzere birleştikleri noktada bulunuyor. Yani iki dağın arası. 1023 m
rakımlı bir şehir. Dini kararlar bakımından İspanya’ya, siyasi kararlar
bakımından Fransa’ya bağlı bir ülke. Yaklaşık 100.000 nüfusu var. Vergi
alınmadığı için çok ucuz. Parfüm, elektronik eşya, içki, puro, gözlük, spor
malzemeleri var. Yılda 10.000.000 kişi alışverişe geliyormuş.
Herkesin elinde çeşitli boylarda köpekler vardı. Kalp
hastalarına doktorlar reçetelerine köpek yazıyormuş. Gezdirirken çok yol
yüründüğü için. Dükkanlara köpekler girebiliyor. Marketin önünde bir korkuluğa
kancalar yapmışlar. Alışveriş için gelenler köpeklerinin tasmalarını bu
kancalara takıp gidiyor. Köpekler sessiz bekliyorlar.
Rehberimizin tavsiye
ettiği bir lokantada çok güzel etler yedik. Etler çiğ olarak getirildi. Kızgın
demir bir tava, altında ateşi ile soframıza geldi, iri tuz serpildi ve
etlerimizi kendimiz pişirip yedik. Çok lezzetliydi.
Dönüş yolunda
Montserrat tepesine çıktık. Montserrat, Barselona’nın 40 km kuzeybatısında
bulunuyor. Testere dişlerini andıran çıkıntılarından dolayı testere dağı
anlamına gelen bir isim koymuşlar.
Burada büyük bir manastır var. Hac yolunu
tamamlayanlar burada hacı oluyorlarmış.
Moreneta Bakiresi veya Kara
Meryem isimli tahtadan yapılmış heykelin elinde bir dünya var. Dünya’ya
dokunarak dilek dileniyor.
22.06.2015 Pazartesi
Sabah 08:45’de önce
Girona’ya gitmek üzere yola çıktık. Her gün farklı otobüslerle yolculuk
ediyoruz. Barcelona’nın 100 km. kuzeydoğusunda bulunan bu ortaçağ şehrine
öğlene doğru vardık. Rehberimizin arkasında, anne kazı takip eden yavru kazlar
gibi, şehri bir turladık.
Bir direğe tırmanmış
aslan heykeli vardı. Taştan yapılmış bu heykelin poposunu öpmek, şehre girişte
bir tür şifre olarak kullanılmış. Buralı olduğuna, yabancı olmadığına dair.
Sıcaktan ve
yorgunluktan bayılmaya ramak kala bir meydanda serbest zaman verdi. Bir cafede
oturup dinlendik. İspanya’ya özgü sangria adlı içkiden içtik. Hoş bir meyve
şarabı olmakla birlikte Girona’da içtiğimizin alkolü biraz fazlaydı.
Girona’dan sonra
Figuerass şehrine gittik. Bu şehirden aklımda kalan sadece Salvador Dali’nin
müzesi oldu.
Salvador Dali’nin
müzesi kırmızı bir bina. Binanın dış cephesinde sarı üç köşeli ekmekler var.
Kız kardeşleri ekmeğin köşesini yemeği sevdiğinden, ama ekmeğin sadece iki köşesi olduğundan hep üçüncü kardeşi ağlarmış. O da üç köşeli bir ekmek tasarlamış ve onların anısına binanın dış yüzeyini bu ekmek heykelleri ile süslemiş. Dali’nin dini inancı yokmuş. Onun tanrısı Gala ismindeki karısı imiş.
Binaya bir avludan giriliyor. Siyah bir Cadillac araba ortada duruyor. Arabanın üzerinde Kibele heykeli ve onunda üzerinde bir kayık var. Kayığın altından su damlacıkları iniyor. Bu bize denizin altında yürüyormuş hissini verebilmek için yapılmış.
Duvarlarda Oscar heykelleri var. Ben kendi kendime Oscar veriyorum demiş ve onları her yere koymuş.
Sinekleri çok severmiş. Bıyıklarına bal sürerek onların bıyıklarına konmasını istemiş. Giriş holünün cam kubbesi bu yüzden sinek gözü biçiminde yapılmış. Her eserinde karısı Gala’yı mutlaka işlemiş. Ona adeta tapıyormuş. Kendisinden 10 yaş büyükmüş. Karısı da parayı çok seviyormuş. Bunu ifade etmek için aşağıdaki fotografta görülen tabloyu yapmış. Çıplak gözle bakınca arkası dönük bir kadın görülüyor. Fotoğrafını çekince çok şaşırdım. Çünkü fotoğrafta Abraham Lincoln'nün portresi vardı.
Yukarıdaki tabloda da bir gün Salvador dali'nin ve Gala'nın öleceği ve göğe yükseleceği, dünyada yine kargaşanın ve savaşların devam edeceği ifade edilmiş.
Bu tur bitip de Barcelona’ya dönünce rehberimiz bir sürpriz yaptı ve bir akşam yemeği düzenledi. Barcelona’nın en büyük ve ünlü bir lokantasında yemek yiyecektik ancak çilemiz daha bitmemişti.
Kristof Kolomb
meydanında otobüsten indik. La Rambla caddesi boyunca yürüdük ve dar sokaklarda
dolaşmaya başladık.
Yine dilimiz dışarı çıkıncaya kadar yürüdük. Buluşacağımız meydana yakın bir yerde bizi bıraktı rehberimiz. Meydanda biraz oturup 72 milletin önümüzden geçmesini seyrettik. Taksilerle lokantaya gittik. Çok güzel bir yemekti.
Bu alan kumla kaplanmış. Gaudi yağmur sularının kumdan geçerek borularla drene edilmesini ve bir depoda toplanarak, bahçenin sulanmasında kullanmayı düşünmüş.
Yine dilimiz dışarı çıkıncaya kadar yürüdük. Buluşacağımız meydana yakın bir yerde bizi bıraktı rehberimiz. Meydanda biraz oturup 72 milletin önümüzden geçmesini seyrettik. Taksilerle lokantaya gittik. Çok güzel bir yemekti.
Yukarıda görülen yemek İspanyollara has "paella" adı verilen safranlı bir tür pilav. Tavuk, av, dana eti veya deniz mahsulleri ile yapılabildiği gibi sebzelerle de yapılıyor. Bizim yediğimiz mürekkep balığının mürekkebi ile soslandırılmış, deniz mahsullü idi. İspanyollara has bir başka yemek ise (yemek demek ne derece doğru bielemem ama) "Tapas", küçük ekmekler ile hazırlanmış kanepeler. Rivayete göre eskiden İspanya'da çok sinek olurmuş. Şarabının üzerine sinek düşmesin diye "Tapa tapa" (Kapat, kapat) derlermiş. Şarabın üzeri kapatılırmış. Adı buradan geliyormuş. Şarabın yanında verilen atıştırmalık bir nevi.
23.06.2015 Salı
Sabah 08.00’de Park
Guell’e gitmek üzere yola çıktık. Park Guell, Gaudi’nin tasarladığı bir yaşam
alanı. Çok büyük bir bahçe, ağaçlar ve çiçekler.
Kırık mozaiklerden yaptığı
dünyanın en uzun bankı unvanına sahip yerde şehir manzarasını seyrettik.
Bank ergonomik olarak dizayn edilmiş. Oturduğunuzda bel boşluğunuz destekleniyor ve uzun otursanızda beliniz ağrımıyor.
Uzun bankı taşıyan sütunlar. Gaudi bu alanı da pazar yeri olarak tasarlamış.
Hemen
bankın yanında insanların yürürken bilinç altındakilere ulaşmasını sağlayan
okyanus dalgası şeklindeki yol.
Trankadi
tekniği (kırık mozaiklerle) yapılmış kertenkele.
Güvenlikçiler için
inşaa edilmiş iki Gaudi evi.
Hepsi çok güzeldi. Oraya sabah erken saatte gitmemiz çok iyi
oldu, rahat rahat gezdik. Biz çıkarken otobüs park alanında adım atacak yer
kalmamıştı.
Oradan Pueblo Espanyol yani İspanyol Köyüne
gittik. Girişte hepimize haritası dağıtıldı. İspanya 17 farklı eyaletten oluşuyor. Her birinin ayrı başbakanı varmış. Hepsi krala bağlı olarak çalışıyorlar. Bu 17 bölge ziyaret edilmiş, hepsinin mimari tarzları ayrıymış. Hepsinden birer örnek bu köye yapılmış.
Binaların altlarında küçük dükkanlar
var. Kimisi şarap, bal, helva satıyor, kimi Mayorka incisinden takılar, kimi
camdan küçük objeler, kimi turistik eşyalar.
Rehberimiz bir sürpriz
daha yaparak Barcelona stadını bize gösterdi. Meraklıları koşarak indiler,
Barcelona takımının renklerini taşıyan objeler aldılar. Ekin’de bir stat maketi
bir anahtarlık aldı. Bizim ilgimiz olmadığı için uzaktan seyrettik.
Daha sonra bir sahil kasabası olan Sitges’e
gittik. Uzun güzel bir sahili var. Rehberimiz
önde biz arkada dar sokakları gezdik. Ekin deniz diye tutturunca bir plajda
baba oğul denize girdiler. Geyleri ile ünlü bir yermiş. Çevremizde bir sürü gey
vardı. Kimin erkek, kimin kadın olduğunu anlamadık.
24.06.2015
Çarşamba
Sabah erken Madrid’e
gitmek üzere yola çıktık. Ne kadar sonra bilmiyorum, (Greenwich) 0 meridyeninin
kestiği yerden geçtik. Bir tabelası vardı.
4 saatlik bir yolculuktan sonra
Zaragosa’ya vardık. Ebro nehrinin kıyısına kurulmuş bu şehrin en önemli yeri
Santa Pilar katedrali. Katedralin arkasında durup, otobüsten indik. Çok büyük
dikdörtgen bir meydana çıktık. Burası da ünlü ressam Goya’nın şehriymiş.
Meydanda biraz
gezindikten sonra arka sokaklarda koşuşturduk. Önceden cami olan ve modehar
tekniği- kırmızı tuğlalarla yapılmış, Endülüs tarzı süslenmiş bir yapı sonradan
kiliseye çevrilmiş. Bir cephesini olduğu gibi bırakmışlar.
Yemekten sonra Santa
pilar bazalikasını gezdik. Çok büyük ve güzeldi. Sarı-lacivert kiremitleri
olduğu için bu bazalikayı çok sevdim. Dua ettik. Bir sanat müzesi gibiydi.
Fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekmedik.
Goya müzesine gittik. Öğle saati
olduğu için kapanmıştı.
4 saat daha yolculuk ettikten sonra Madrid’in 15
km dışında, metro durağına 4 km uzaklıktaki otelimize vardık. Anladınız değil mi nasıl bir yer olduğunu?
25.06.2015 Perşembe
Şehir turu ile güne başladık. Kraliyet Sarayını, Plaza Espanya’yı, Cervantes
Anıtını, Puerta Del Sol Alanını (Meyve-sebze hali camlı) Alcala Kapısını, Neptün
Çeşmesini, Cibeles Çeşmesini gördük. Eskiden boğa güreşlerinin yapıldığı
arenayı, Real Madrid’in ve Atletico Madrid’in statlarını da gördük.
Daha sonra Segovia’ya
doğru yola çıktık. Tam hatırlamıyorum ama 2 saat kadar gittik. Segovia’da ilk
gördüğümüz bir masal şatosu oldu. Önünde durup indik. Yemyeşil çimenlerin
üzerinde yürüdük. Şato ile selfi yaptık. Sonra tekrar otobüsümüze binip, şehri
dıştan turladık.
Granit taşlardan
yapılmış ve çok iyi korunmuş su kemerinin önünde otobüsten indik.
Segovia’nın
süt kuzuları meşurmuş. Rehberimiz yememizi önerdi. Zaten açlıktan anamız
ağlamak üzereydi. Hepimiz kabul ettik. Bir uçurumun yanında güzel manzarası
olan bir lokantaya sayı ve yemeğimizi bildirdikten sonra, anne kazın peşindeki
yavru kazlar gibi koşmaya başladık. Çok yorgun olduğumuz için (özellikle ben)
gördüğümüz şeylerden maksimum zevk alamadık.
Masal şatosu meğer kral ve
kraliçenin sarayı imiş. İçine girdik. Şövalyelerin ve atlarının zırhlarını,
kral ve kraliçenin taht salonunu, yatak salonunu gördük. Kralın çalışma
odasında 15 dakikaya ayarlı (kral çok çalışıpta eskimesin diye) kum saatini de
gördük. Kral ve kraliçe veliaht yapma işini başpisikopos ve diğer din
adamlarının eşliğinde yaptıkları için, pek veliaht olmuyormuş, ve taht uzun
aralıklarla boş kalabiliyormuş.
26.06.2015
Cuma
Günlerin yorgunluğu bana fazla geldi. Toledo'ya gidilecekti. Ben gelmiyorum dedim, gitmedim. Eşim ve oğlum gittiler.
Altın telkari işleri meşhurmuş.
Flemenko dansını seyrederek İspanya gezimizi noktaladık. 20 sene önce Barcelona'da seyrettiğim Flamenko dansı çok zarif ve heyecan vericiydi. Alkışlamaktan ve ritim tutmaya çalışmaktan ellerimiz acımıştı. Bu sefer seyrettiğimi çok beğenmedim. Zarif bulmadım.
Güzel bir geziydi. Rehberimiz çok kibar, güzel ve profesyoneldi. Çok yere götürüp çok bilgi verdi.
Ama kaldığımız oteller şehrin içinde olsaydı, geziye katılan bazı insanlar keşke başka gezilere katılsalardı daha iyi olurdu.





























































































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder