Kristof Kolomb
meydanında otobüsten indik. La Rambla caddesi boyunca yürüdük ve dar sokaklarda
dolaşmaya başladık.
Yine dilimiz dışarı çıkıncaya kadar yürüdük. Buluşacağımız meydana yakın bir yerde bizi bıraktı rehberimiz. Meydanda biraz oturup 72 milletin önümüzden geçmesini seyrettik. Taksilerle lokantaya gittik. Çok güzel bir yemekti.
Yukarıda görülen yemek İspanyollara has "paella" adı verilen safranlı bir tür pilav. Tavuk, av, dana eti veya deniz mahsulleri ile yapılabildiği gibi sebzelerle de yapılıyor. Bizim yediğimiz mürekkep balığının mürekkebi ile soslandırılmış, deniz mahsullü idi. İspanyollara has bir başka yemek ise (yemek demek ne derece doğru bielemem ama) "Tapas", küçük ekmekler ile hazırlanmış kanepeler. Rivayete göre eskiden İspanya'da çok sinek olurmuş. Şarabının üzerine sinek düşmesin diye "Tapa tapa" (Kapat, kapat) derlermiş. Şarabın üzeri kapatılırmış. Adı buradan geliyormuş. Şarabın yanında verilen atıştırmalık bir nevi.
Sabah 08.00’de Park
Guell’e gitmek üzere yola çıktık. Park Guell, Gaudi’nin tasarladığı bir yaşam
alanı. Çok büyük bir bahçe, ağaçlar ve çiçekler.
Kırık mozaiklerden yaptığı
dünyanın en uzun bankı unvanına sahip yerde şehir manzarasını seyrettik.
Bu alan kumla kaplanmış. Gaudi yağmur sularının kumdan geçerek borularla drene edilmesini ve bir depoda toplanarak, bahçenin sulanmasında kullanmayı düşünmüş.
Bank ergonomik olarak dizayn edilmiş. Oturduğunuzda bel boşluğunuz destekleniyor ve uzun otursanızda beliniz ağrımıyor.
Uzun bankı taşıyan sütunlar. Gaudi bu alanı da pazar yeri olarak tasarlamış.
Hemen
bankın yanında insanların yürürken bilinç altındakilere ulaşmasını sağlayan
okyanus dalgası şeklindeki yol.
Trankadi
tekniği (kırık mozaiklerle) yapılmış kertenkele.
Güvenlikçiler için
inşaa edilmiş iki Gaudi evi.
Hepsi çok güzeldi. Oraya sabah erken saatte gitmemiz çok iyi
oldu, rahat rahat gezdik. Biz çıkarken otobüs park alanında adım atacak yer
kalmamıştı.
Oradan Pueblo Espanyol yani İspanyol Köyüne
gittik. Girişte hepimize haritası dağıtıldı. İspanya 17 farklı eyaletten oluşuyor. Her birinin ayrı başbakanı varmış. Hepsi krala bağlı olarak çalışıyorlar. Bu 17 bölge ziyaret edilmiş, hepsinin mimari tarzları ayrıymış. Hepsinden birer örnek bu köye yapılmış.
Binaların altlarında küçük dükkanlar
var. Kimisi şarap, bal, helva satıyor, kimi Mayorka incisinden takılar, kimi
camdan küçük objeler, kimi turistik eşyalar.
Rehberimiz bir sürpriz
daha yaparak Barcelona stadını bize gösterdi. Meraklıları koşarak indiler,
Barcelona takımının renklerini taşıyan objeler aldılar. Ekin’de bir stat maketi
bir anahtarlık aldı. Bizim ilgimiz olmadığı için uzaktan seyrettik.
Daha sonra bir sahil kasabası olan Sitges’e
gittik. Uzun güzel bir sahili var. Rehberimiz
önde biz arkada dar sokakları gezdik. Ekin deniz diye tutturunca bir plajda
baba oğul denize girdiler. Geyleri ile ünlü bir yermiş. Çevremizde bir sürü gey
vardı. Kimin erkek, kimin kadın olduğunu anlamadık.
24.06.2015
Çarşamba
Sabah erken Madrid’e
gitmek üzere yola çıktık. Ne kadar sonra bilmiyorum, (Greenwich) 0 meridyeninin
kestiği yerden geçtik. Bir tabelası vardı.
4 saatlik bir yolculuktan sonra
Zaragosa’ya vardık. Ebro nehrinin kıyısına kurulmuş bu şehrin en önemli yeri
Santa Pilar katedrali. Katedralin arkasında durup, otobüsten indik. Çok büyük
dikdörtgen bir meydana çıktık. Burası da ünlü ressam Goya’nın şehriymiş.
Meydanda biraz
gezindikten sonra arka sokaklarda koşuşturduk. Önceden cami olan ve modehar
tekniği- kırmızı tuğlalarla yapılmış, Endülüs tarzı süslenmiş bir yapı sonradan
kiliseye çevrilmiş. Bir cephesini olduğu gibi bırakmışlar.
Yemekten sonra Santa
pilar bazalikasını gezdik. Çok büyük ve güzeldi. Sarı-lacivert kiremitleri
olduğu için bu bazalikayı çok sevdim. Dua ettik. Bir sanat müzesi gibiydi.
Fotoğraf çekmek yasak olduğu için çekmedik.
Goya müzesine gittik. Öğle saati
olduğu için kapanmıştı.
4 saat daha yolculuk ettikten sonra Madrid’in 15
km dışında, metro durağına 4 km uzaklıktaki otelimize vardık. Anladınız değil mi nasıl bir yer olduğunu?
25.06.2015 Perşembe
Şehir turu ile güne başladık. Kraliyet Sarayını, Plaza Espanya’yı, Cervantes
Anıtını, Puerta Del Sol Alanını (Meyve-sebze hali camlı) Alcala Kapısını, Neptün
Çeşmesini, Cibeles Çeşmesini gördük. Eskiden boğa güreşlerinin yapıldığı
arenayı, Real Madrid’in ve Atletico Madrid’in statlarını da gördük.
Daha sonra Segovia’ya
doğru yola çıktık. Tam hatırlamıyorum ama 2 saat kadar gittik. Segovia’da ilk
gördüğümüz bir masal şatosu oldu. Önünde durup indik. Yemyeşil çimenlerin
üzerinde yürüdük. Şato ile selfi yaptık. Sonra tekrar otobüsümüze binip, şehri
dıştan turladık.
Granit taşlardan
yapılmış ve çok iyi korunmuş su kemerinin önünde otobüsten indik.
Segovia’nın
süt kuzuları meşurmuş. Rehberimiz yememizi önerdi. Zaten açlıktan anamız
ağlamak üzereydi. Hepimiz kabul ettik. Bir uçurumun yanında güzel manzarası
olan bir lokantaya sayı ve yemeğimizi bildirdikten sonra, anne kazın peşindeki
yavru kazlar gibi koşmaya başladık. Çok yorgun olduğumuz için (özellikle ben)
gördüğümüz şeylerden maksimum zevk alamadık.
Masal şatosu meğer kral ve
kraliçenin sarayı imiş. İçine girdik. Şövalyelerin ve atlarının zırhlarını,
kral ve kraliçenin taht salonunu, yatak salonunu gördük. Kralın çalışma
odasında 15 dakikaya ayarlı (kral çok çalışıpta eskimesin diye) kum saatini de
gördük. Kral ve kraliçe veliaht yapma işini başpisikopos ve diğer din
adamlarının eşliğinde yaptıkları için, pek veliaht olmuyormuş, ve taht uzun
aralıklarla boş kalabiliyormuş.
26.06.2015
Cuma
Günlerin yorgunluğu bana fazla geldi. Toledo'ya gidilecekti. Ben gelmiyorum dedim, gitmedim. Eşim ve oğlum gittiler.
Altın telkari işleri meşhurmuş.
Flemenko dansını seyrederek İspanya gezimizi noktaladık. 20 sene önce Barcelona'da seyrettiğim Flamenko dansı çok zarif ve heyecan vericiydi. Alkışlamaktan ve ritim tutmaya çalışmaktan ellerimiz acımıştı. Bu sefer seyrettiğimi çok beğenmedim. Zarif bulmadım.
Güzel bir geziydi. Rehberimiz çok kibar, güzel ve profesyoneldi. Çok yere götürüp çok bilgi verdi.
Ama kaldığımız oteller şehrin içinde olsaydı, geziye katılan bazı insanlar keşke başka gezilere katılsalardı daha iyi olurdu.