Daha
önce Carlos Ruiz Zafon’un 2005 yılında Altın Kitaplar yayınevinden Mustafa
Karabiber’in çevirisi ile çıkan “Rüzgarın Gölgesi” adlı kitabını okumuş ve çok
beğenmiştim. Bu ay serinin ikinci kitabı sayılabilecek “Meleğin Oyunu”nu okudum.
Çok zevkle okudum, öneriyorum. Şimdi üçüncü kitap olan “Cennet Mahkumu”nu
okuyorum.
Yazarın
hayatını okumanın onu tanımaya çalışmanın önemli olduğuna inanıyorum. Yazar
olmak niyetlisi biri olarak, nasıl yazıyorlar, nasıl kurguluyorlar sorusunun
cevabını hep ararım. Bir formülü varsa öğreneyim, ben de yazayım isterim.
Carlos Ruiz Zafon -25 Eylül 1964’de Barcelona’da doğmuş, İspanyol
romancıdır. Romanları 45 ülkede yayınlanmış, 30'dan fazla dilde tercüme
edilmiştir. Javier Sierra ve Juan Gómez-Jurado ile birlikte çağdaş İspanyol
edebiyatının en başarılı yazarlarından biridir. 1993 yılından beri Los
Angeles'ta yaşamaktadır.
“Meleğin
Oyunu” dan beğendiğim ve alıntı yapmak istediğim cümleleri paylaşıyorum.
Bir din aslında bir kültürü veya bir
toplumu düzene sokmak amacıyla bir inançlar, değerler ve kurallar sistematiği
kurmak için efsanelerle, hurafelerle veya herhangi bir edebi araçla ifade
edilen bir ahlak yasasıdır. Tıpkı edebiyatta veya başka herhangi bir iletişim
aracında olduğu gibi, bunu etkli kılan şey içeriğinden çok biçimidir. (144)
Doğal yetenek tıpkı bir sporcunun
gücüne benzer. Doğuştan yeteneğin az veya çok olabilir, ama hiç kimse sırf uzun
boylu, kuvvetli veya hızlı doğduğu için sporcu olamaz. Başarılı bir sporcuyu
veya bir sanatçıyı oluşturan şey çalışmak, yetenek ve tekniktir. Doğuştan sahip
olduğun zeka sadece cephanendir. Bir şeyi başarmak için zekanı çok hassas bir
silaha dönüştürmek zorundasın.(181)
Her sanatçının hayatı küçük veya büyük
bir savaştır. Önce kendisi ve kendi kendine koyduğu sınırlamalarla başlar. Bir
şeyi başarmak için önce hırs, sonra yetenek ve bilgi, en sonunda da fırsat
gerekir. (181)
Hayatta kalabilme dürtüsü doğamızın
bir parçasıdır. İnanç, varlığımızın başka türlü açıklayamadığımız yönlerine
karşı içgüdüsel bir tepkidir. İster evrenden algıladığımız manevi boşluk olsun,
ister ölümün kesinliği, varlıkların kökenindeki gizem, hayatlarımızın anlamı ya
da anlamsızlığı… Bunlar var olmanın temel ve son derece basit yönleridir, ama
sınırlamalarımız buna karşı dolambaçsız bir tepki göstermemizi engelliyor ve bu
nedenle, bir savunma mekanizması gibi duygusal bir tepki yaratıyoruz. (200)
Gerçeğin bütün yorumları veya
gözlemleri kurgudur. Böyle olunca, sorun insanın ahlak olmayan bir evrende
ahlak sahibi bir hayvan olması ve türünün doğal döngüsünü devam ettirmekten
başka bir amaç taşımadan sonlu bir varoluşa mahkum edilmesidir. (200)
Bir entelektüel çoğu zaman zekasıyla
öne çıkmamış biridir. Bu sıfatı, yetersizliklerini örtbas etmek için kendine
yakıştırır. Tıpkı eski bir deyişteki gibi. Bana neyinle övündüğünü söyle, sende
neyin eksik olduğunu söyleyeyim. Yetersiz insanlar hep kendilerini uzman olarak
tanıtırlar; zalimler müşfik, günahkarlar dini bütün, tefeciler hayırsever,
kibirliler alçakgönüllü, pespaye insanlar zarif, boş kafalılarsa entelektüel
olduklarını iddia ederler. Doğa, şairlerin esinlendiği o periyle hiçbir
benzerliği olmayan, hayatta kalabilmek için doğurduğu yaratıklarla beslenen
zalim ve gözü doymaz bir annedir. (201)
Bir insan inançlarını ve kavramlarını
mantık süzgecinden geçirmemişse, onunla akılcı bir diyalog kurmak mümkün
değildir. Bu kavram ister Tanrı ister ulusal olsun. (202)
Hayat yolunda ilerlemeden önce zaten
bilmediğimiz hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey öğrenilmez, sadece hatırlanır. (204)
Güzel sözler, hiçbir fedakarlık
gerektirmeyen bir hayır işidir ve gerçek iyiliklerden daha çok takdir
edilir.(232)
Bizi hiçbir şey korkudan ve kesin bir
tehditten daha çok inandıramaz. Kendimizi kurban gibi hissettiğimiz zaman, ne
kadar kuşkulu da olsa, bütün inançlarımız yasallaşır. Hasımlarımız veya sadece
komşularımız bile, bizimle aynı ortak zemini paylaşmadıkları zaman, düşmanımız
olurlar. Saldırganlığımız biter, savunmacı oluruz.(292)
Bir şeye tutkuyla inanmak için ilk
adım korkudur. Kimliğimizi, hayatımızı, statümüzü ya da inançlarımızı kaybetme
korkusu…(292)
Farkında olsak da olmasak da kendimizi
bir şeye veya bir kimseye karşı çıkarak tanımlarız, onu savunarak değil. Tepki
göstermek, etkilemekten daha kolaydır. Hiçbir şey bir doğmayı kuvvetli bir
düşman kadar tutkuyla benimsetemez. (293)
Bizi huzursuz eden her şey için
suçlayabileceğimiz, yüzünü tanıdığımız birinden nefret etmek çok daha kolay
olur. Bunun tek bir kişi olması da şart değil. Bir ülke, bir ırk, bir grup,
herhangi bir şey olabilir. (293)
“Meleğin Oyunu” kitabının arka
kapağında şunlar yazıyor:
Barselona'da berbat bir
pansiyonda yaşamakta olan genç David Martín, gecelerini, yaşadığı kentin
yeraltı dünyası hakkında öyküler yazarak geçirmektedir. Takma bir isimle
yazdığı polisiye romanlar ve öykülerle hayatını kazanan David'in günün birinde,
önünden geçmekte olduğu eski bir ev, nedenini bilmediği bir içgüdüyle ilgisini
çeker ve David kısa bir süre sonra bu eve yerleşir. David'in kilitli bir odada
bulduğu fotoğraflar ve mektuplar evin bir önceki sahibinin esrarengiz ölümüne
ışık tutmaktadır. Genç yazarın içinde yaşadığı evin gizemlerle dolu öyküsü
zaman içinde etkili bir zehir gibi kemiklerine kadar işler. Genç yazar bir gün,
Andreas Corelli adındaki esrarengiz bir yayıncıdan bir mektup alır. Adam, ona
müthiş bir teklif yapmaktadır. Ondan, o güne dek benzeri olmayan, kalpleri ve
akılları yerinden hoplatacak güçlü bir roman yazmasını ister. David çalışmaya
başladığı zaman, romanı ile yaşadığı evi saran gölgeler arasında bir bağ
olduğunu fark eder...