31 Mayıs 2014 Cumartesi

KÜÇÜK BİR AFET

    Bugün öğle saatlerinde evimin bulunduğu semtte (Bursa'da yağmur her yere aynı anda yağmaz) yağmur başladı. Yağmur gittikçe şiddetini arttırdı, gök gürültülerinin de eşliğinde ortalık bir anda savaş alanına döndü. Çok sık, iri damlalar halinde yağan yağmur, evimin önündeki caddeyi bir anda doldurdu. Üst caddeden şelale halinde gelen yağmur suları beraberinde çamur, yaprak vs. getirdi. Mazgallar doldu, evimin hemen önünde büyük bir göl oluştu. Caddede park halinde bulunan araçlar suyun içinde kaldı.
          
   Nilüfer Belediyesinde çalışan arkadaşımı çağırdım. Durumu görünce hemen ekiplerine haber verdi. Nilüfer Belediyesi çok kısa bir zamanda olay yerine geldi. Hemen çalışmaya başladılar.
     
     Polis ekibi gelip caddenin o bölümünü trafiğe kapatana dek, eşim ve ben balkondan bağırarak araçların o suyun içinden geçmesine engel olmaya çalıştık. Araçlar geçtikçe sular bisiklet yolunu ve kaldırımı da aşarak bizim tarafa doğru akmaya başladı. Kaldırımdan yan apartmanın bahçesine giren sular bahçenin koca istinat duvarını yıktı. Sonradan istinat duvarının altına park edilmiş bir araba olduğunu ve duvarın yıkılması sonucu arabanın pestile döndüğünü öğrendik. 



        İstinat duvarının yıkılması sonucu, orada bulunan bir elektrik direğinin altının boşaması ve binaya çarpması, tehlikesi oluştu. UEDAŞ'ın ekibi, elektrik direğini çok dikkatli bir şekilde yerinden çıkarttı. Direğin binaya çarpması ve hatların kopması tehlikesi böylece engellenmiş oldu. Hatların orada bulunan ağaç dallarına değmemesi için hemen bir başka ekip dallarını budadı. Caddede biriken çamur vs.nin temizlemesi için bir yıkama, bir süpürme aracı geldi. Caddemiz kısa bir sürede tertemiz oldu. Bir dozer de yıkılan istinat duvarını temizledi.

         

   Nilüfer Belediyesine ve tüm çalışanlarına teşekkür ediyorum.

27 Mayıs 2014 Salı

BAHÇEMİZ

         Bundan tam 8 yıl önce babam bir bahçe satın aldı. O güne kadar, çiftçilik adına yaptığım tek uğraş, balkonda çiçek yetiştirmek olmuştu. Çok başarılı da sayılmam. Bir çok çam türü ve bonzai kuruttum. Çiçeklerim fena sayılmaz.
         Gelelim 3 dönüm arazi içinde çoğunluğu şeftali ağaçlarından oluşan, farklı meyve türleri de olan bahçemize. Güzel bir ev kondurduk. Kondurduk derken çok kolaymış gibi oldu, öyle sanılmasın.
         Ağaçlar kurudukça veya yaşlandıkça yeni fidanlar diktik. Sonuçta pek şeftali kalmadı. Ama her türden bir sürü meyve fidanımız oldu. Hafiften ilaçlamadan, budama ve sürüm vaktinden, hasattan, teklemeden haberimiz oldu. 
       Çalışan insanlar olduğumuz için tam gün vakit ayıramıyoruz. Bahçemiz evimizin salonu gibi düzgün ve temiz olsun istiyoruz ama orada yaşamadan, tam gün uğraşmadan olmuyor. Neyse olduğu kadar.... Ben yabani otla savaş şubesi başkanıyım. Eşim tesisatla ve teknik konularla ilgilenir. Babam bahçenin sahibi, sponsoru, gece-gündüz düşünücüsü, çözüm üreticisidir. Bir de yardımcımız var. Yardımcımız derken işlerin tümünü yapanı kastediyorum. Ha bir de hırsızımız var. Sağ olsun veya bana ne (olsa da olur, olmasa daha iyi olur) (kişisel gelişimin açısından böyle demek doğru olmaz) 8 yılda bahçemizdeki eve 8-10 kere kadar girip, evi bizden iyi tanıdı, bıraktıklarıyla yetiniyoruz.










          Şimdi bahçesi olmayan ama küçük bir bahçem olsa da, domates biber yetiştireyim diye hayal kuranlara sesleniyorum. Arkadaşlar, bu bir emek, sabır ve para işi. Eğer daha önce toprakla uğraşmadıysanız, bir çapa alıp 1,00m x 1,00m. lik bir alanı 40 derece sıcakta bir çapalayın. Oldu mu alın. Olmadı mı, kendinize başka hayal bulun.


ATATEPE

               

      Burası Atatepe, Gemlik Körfezini tepeden seyreden cennetten bir köşe.
    Atatepe'de, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılmış ve işletilmekte olan bir sosyal tesis var. 
   Biz ailecek gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seviyoruz. Anneler Gününde, kahvaltı edecek bir yer ararken Atatepe'yi keşfetmiştik. Kahvaltıdan memnun kalıp, yakın zamanda arkadaşlarımızla gelmeyi planlamıştık.
  Geçen cumartesi, bu sefer öğle yemeği için bir yer ararken yine Atatepe'yi hatırladık. Bu güzel manzara eşliğinde balıklarımızı yedik. Memnun kaldık tavsiye ederim.
   Bu arada eğer nişanlıysanız veya evlenecekseniz, nişan kıyafetiniz veya gelinliğiniz ile çimenlerin üzerinde denize karşı binbir çeşit poz verip, ileride torunlarınıza gösterebilirsiniz. Çok güleceklerdir, garanti verebilirim.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

GEZDİM - GÖRDÜM

       19 Mayıs tatilinin hafta sonu ile birleşmesi ile oluşan 3 günlük uzun tatilden yararlanarak, İzmir’de yaşayan eşimin ailesini ziyaret etmeye karar verdik. Cumartesi sabahı erken kalkıp, yola koyulduk. Rahat bir yolculuk sonrası İzmir’e vardık.
     Ailenin uzakta, yakında yaşayan tüm bireylerinin katılımı ile çok renkli, çok sesli bir kalabalık olduk.
    Hem piknik yapalım, hem de İzmir’in çevresinde daha önce görmediğimiz yerleri keşfedelim istedik. Böyle bir yer aranırken eniştenin aklına Nazar Köy ve Yiğitler Köyü geldi.
       Nazar Köy ve Yiğitler Köyü, İzmir’in Kemalpaşa ilçesinin 29 köyünden ikisi.
     Nazar Köy, ilçe merkezine 6 km. uzaklıkta, geçimini boncuk ve kiraz üretimi ve ticareti ile sağlayan şirin bir köy. Köye daha girer girmez, dar sokakları, sokaklardaki tezgahları, tezgahların başındaki köy halkı ve başka yerlerden köyü görmeye gelen sayısız misafiri ile bana Bursa’nın Cumalıkızık Köyünü hatırlattı.
    Boncuklardan özellikle nazar boncuklarından çok güzel takılar, objeler üretmişler. Dayanamayıp evimize ve hediye etmek üzere arkadaşlarımıza bu objelerden aldık.






   
 Nazar Köy’den kendimiz zorla koparıp, piknik yapmak üzere Yiğitler Köyüne gittik. Yiğitler Köyü, ilçe merkezine 17 km. uzaklıkta, piknik alanları ile meşhur bir köy. Doğa ile içiçe, yemyeşil ağaçların altında, dere kenarında pikniğimizi yaptık.



     Son günümüz Bursa’ya doğru yola çıkmadan önce Forum Bornova’ya uğradık. Kuş evlerini görüyor musunuz? Ben çok beğendim.


14 Mayıs 2014 Çarşamba

KEDİLERİM


     Baba kedim Boncuk (büyük ve koyu renk olanı), Anne kedim Yumoş (Boncuk'a göre daha açık renkli ve yavruları ile olanı), erkek yavru Minnoş (annesine sırtını dayamış olan) ve dişi yavrum Köpük (kalan) hepsi benim canlarım.
  Boncuk 2 yaşını doldurdu, Yumoş (isim hakkı benim değil) 1 yaşını doldurdu. Yavrularım 2,5 aylıklar. Son derece iyi huylu ve cana yakınlar. Ama çok hareketliler ve avcılar. Hepsi safkan Siyam Kedileri.
    Bir evde 4 kedi çok gibi gelebilir, eskiden olsa bende çok derdim. Ama harika bir aile onlar. Onlarla ailem daha kalabalık ve mutlu oldu. Ben hayvan olmayan evlerde çok rahatsız oluyorum. Gözlerim hep kapının önünden geçen kedileri arıyor.
    Hayvanlarla aynı evde büyüyen çocukların daha sakin ve huzurlu olduğuna inanıyorum.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

MELEĞİN OYUNU


          Daha önce Carlos Ruiz Zafon’un 2005 yılında Altın Kitaplar yayınevinden Mustafa Karabiber’in çevirisi ile çıkan “Rüzgarın Gölgesi” adlı kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Bu ay serinin ikinci kitabı sayılabilecek “Meleğin Oyunu”nu okudum. Çok zevkle okudum, öneriyorum. Şimdi üçüncü kitap olan “Cennet Mahkumu”nu okuyorum.

Yazarın hayatını okumanın onu tanımaya çalışmanın önemli olduğuna inanıyorum. Yazar olmak niyetlisi biri olarak, nasıl yazıyorlar, nasıl kurguluyorlar sorusunun cevabını hep ararım. Bir formülü varsa öğreneyim, ben de yazayım isterim.



Carlos Ruiz Zafon -25 Eylül 1964’de Barcelona’da doğmuş, İspanyol romancıdır. Romanları 45 ülkede yayınlanmış, 30'dan fazla dilde tercüme edilmiştir. Javier Sierra ve Juan Gómez-Jurado ile birlikte çağdaş İspanyol edebiyatının en başarılı yazarlarından biridir. 1993 yılından beri Los Angeles'ta yaşamaktadır.

    
“Meleğin Oyunu” dan beğendiğim ve alıntı yapmak istediğim cümleleri paylaşıyorum.

 Bir din aslında bir kültürü veya bir toplumu düzene sokmak amacıyla bir inançlar, değerler ve kurallar sistematiği kurmak için efsanelerle, hurafelerle veya herhangi bir edebi araçla ifade edilen bir ahlak yasasıdır. Tıpkı edebiyatta veya başka herhangi bir iletişim aracında olduğu gibi, bunu etkli kılan şey içeriğinden çok biçimidir. (144)

Doğal yetenek tıpkı bir sporcunun gücüne benzer. Doğuştan yeteneğin az veya çok olabilir, ama hiç kimse sırf uzun boylu, kuvvetli veya hızlı doğduğu için sporcu olamaz. Başarılı bir sporcuyu veya bir sanatçıyı oluşturan şey çalışmak, yetenek ve tekniktir. Doğuştan sahip olduğun zeka sadece cephanendir. Bir şeyi başarmak için zekanı çok hassas bir silaha dönüştürmek zorundasın.(181)

Her sanatçının hayatı küçük veya büyük bir savaştır. Önce kendisi ve kendi kendine koyduğu sınırlamalarla başlar. Bir şeyi başarmak için önce hırs, sonra yetenek ve bilgi, en sonunda da fırsat gerekir. (181)

Hayatta kalabilme dürtüsü doğamızın bir parçasıdır. İnanç, varlığımızın başka türlü açıklayamadığımız yönlerine karşı içgüdüsel bir tepkidir. İster evrenden algıladığımız manevi boşluk olsun, ister ölümün kesinliği, varlıkların kökenindeki gizem, hayatlarımızın anlamı ya da anlamsızlığı… Bunlar var olmanın temel ve son derece basit yönleridir, ama sınırlamalarımız buna karşı dolambaçsız bir tepki göstermemizi engelliyor ve bu nedenle, bir savunma mekanizması gibi duygusal bir tepki yaratıyoruz. (200)

Gerçeğin bütün yorumları veya gözlemleri kurgudur. Böyle olunca, sorun insanın ahlak olmayan bir evrende ahlak sahibi bir hayvan olması ve türünün doğal döngüsünü devam ettirmekten başka bir amaç taşımadan sonlu bir varoluşa mahkum edilmesidir. (200)

Bir entelektüel çoğu zaman zekasıyla öne çıkmamış biridir. Bu sıfatı, yetersizliklerini örtbas etmek için kendine yakıştırır. Tıpkı eski bir deyişteki gibi. Bana neyinle övündüğünü söyle, sende neyin eksik olduğunu söyleyeyim. Yetersiz insanlar hep kendilerini uzman olarak tanıtırlar; zalimler müşfik, günahkarlar dini bütün, tefeciler hayırsever, kibirliler alçakgönüllü, pespaye insanlar zarif, boş kafalılarsa entelektüel olduklarını iddia ederler. Doğa, şairlerin esinlendiği o periyle hiçbir benzerliği olmayan, hayatta kalabilmek için doğurduğu yaratıklarla beslenen zalim ve gözü doymaz bir annedir. (201)

Bir insan inançlarını ve kavramlarını mantık süzgecinden geçirmemişse, onunla akılcı bir diyalog kurmak mümkün değildir. Bu kavram ister Tanrı ister ulusal olsun. (202)

Hayat yolunda ilerlemeden önce zaten bilmediğimiz hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey öğrenilmez, sadece hatırlanır. (204)

Güzel sözler, hiçbir fedakarlık gerektirmeyen bir hayır işidir ve gerçek iyiliklerden daha çok takdir edilir.(232)

Bizi hiçbir şey korkudan ve kesin bir tehditten daha çok inandıramaz. Kendimizi kurban gibi hissettiğimiz zaman, ne kadar kuşkulu da olsa, bütün inançlarımız yasallaşır. Hasımlarımız veya sadece komşularımız bile, bizimle aynı ortak zemini paylaşmadıkları zaman, düşmanımız olurlar. Saldırganlığımız biter, savunmacı oluruz.(292)

Bir şeye tutkuyla inanmak için ilk adım korkudur. Kimliğimizi, hayatımızı, statümüzü ya da inançlarımızı kaybetme korkusu…(292)

Farkında olsak da olmasak da kendimizi bir şeye veya bir kimseye karşı çıkarak tanımlarız, onu savunarak değil. Tepki göstermek, etkilemekten daha kolaydır. Hiçbir şey bir doğmayı kuvvetli bir düşman kadar tutkuyla benimsetemez. (293)

Bizi huzursuz eden her şey için suçlayabileceğimiz, yüzünü tanıdığımız birinden nefret etmek çok daha kolay olur. Bunun tek bir kişi olması da şart değil. Bir ülke, bir ırk, bir grup, herhangi bir şey olabilir. (293)
“Meleğin Oyunu” kitabının arka kapağında şunlar yazıyor:
Barselona'da berbat bir pansiyonda yaşamakta olan genç David Martín, gecelerini, yaşadığı kentin yeraltı dünyası hakkında öyküler yazarak geçirmektedir. Takma bir isimle yazdığı polisiye romanlar ve öykülerle hayatını kazanan David'in günün birinde, önünden geçmekte olduğu eski bir ev, nedenini bilmediği bir içgüdüyle ilgisini çeker ve David kısa bir süre sonra bu eve yerleşir. David'in kilitli bir odada bulduğu fotoğraflar ve mektuplar evin bir önceki sahibinin esrarengiz ölümüne ışık tutmaktadır. Genç yazarın içinde yaşadığı evin gizemlerle dolu öyküsü zaman içinde etkili bir zehir gibi kemiklerine kadar işler. Genç yazar bir gün, Andreas Corelli adındaki esrarengiz bir yayıncıdan bir mektup alır. Adam, ona müthiş bir teklif yapmaktadır. Ondan, o güne dek benzeri olmayan, kalpleri ve akılları yerinden hoplatacak güçlü bir roman yazmasını ister. David çalışmaya başladığı zaman, romanı ile yaşadığı evi saran gölgeler arasında bir bağ olduğunu fark eder...

MERHABA




Bu ilk yazımda kendimi tanıtmak istiyorum.
Ben hala çalışmakta ve biraz sonra işe gitmek zorunda olan bir inşaat mühendisiyim. (Bu cümlede güzel bir ilkbahar sabahının etkisi var.)
Mutlu bir evliliğim, dünya yakışıklısı bir oğlum (nazar değmesin), 4 siyam kedim, bir sincabım ve birkaç da balığım var. Bir önceki cümleden de anlaşılacağı gibi hayvanları özellikle kedileri çok seviyorum.
Yunus Emre'nin dediği gibi Yaradan'dan ötürü, yaratılanı sevmek istesem de  her zaman bunu başaramıyorum. Bir gün başaracağım, kişisel gelişim hedefim bu.
Okumayı çok seviyorum. Bu bloğu açma sebebim, günlük hayatımı, okuduklarımı, gördüğüm, duyduğum güzel şeyleri paylaşmak. Umarım okunması zevkli bir blog olur.