1 Ocak 2019 Salı

KİTAPLARIM - SON KADEH


Sevgili arkadaşım Edibe Usta'nın tavsiyesi ile 2018'in son günü aldığım bu kitabı hemen okudum. Novella sayılabilecek bu kitap, ağır diline rağmen kolay okunuyor. İlle alın okuyun demiyorum ama okumak isteyenler aşağıda yazdığım kısa özeti okumasınlar.
Zabel Yesayan (1878 – 1943) yılları arasında yaşamış, İstanbul’da doğmuş, bilinmeyen bir yerde ölmüş bir Ermeni kadın yazar. Pek çok eseri var. “Bekleme Odasında”, “Sahte Dâhiler”, “Erdemli İnsanlar”, “Yıkıntılar Arasında” gibi.
Osmanlının son dönemlerinde İstanbul’da zengin bir ailenin kızı olarak doğan Adrine, hastalıklı bir çocuktur. Çok şımartılır. Güzel olmakla birlikte kendini pek güzel bulmaz. Evlenmek isteyen pek çok talibi olur. Taliplerinin babasının mal varlığından ve mevkiinden dolayı kendisini seçtiğine inanır ve kabul etmez. Her zaman hercai bir kadın olmuştur. Sonradan eşi olacak Mikayel, 5 yıl Adrine’nin peşinden koştuktan sonra muradına erişir. Ancak Adrine, Mikayel’i hiçbir zaman sevmez. Evliliği sırasında çocukları olur. Bir subayla kısa süre bir aşk yaşar. Savaş sırasında bu subay ölür.
Daha sonra bir dost meclisinde asıl aşkı Arşag ile tanışır. Kaçamak görüşmeler olur. Her ikisi de evlidir ve çocukları vardır. Bu aşk için gelecek yoktur. Tesadüfen karşılaştıkları bir gün, Adrine eve geç gidince kıskanç koca Mikayel durumu anlar. Adrine kavga sırasında düşer, bayılır, uzun süre hastanede kalır. İyileşip eve döndüğünde Mikayel, başka bir şehre taşınmaları gerektiğini söyler. Ya onlarla birlikte başka bir şehre gider veya çocuklarını bir daha göremez.
Mikayel çocukları alır ve gider. Yalnız kalan Adrine, aşkı ile uzaklaşır. Sonunda aşkını kalbine gömerek, kocasına ve çocuklarına dönmek zorunda kalır.

24 Eylül 2018 Pazartesi

KİTAPLARIM - ASABİYECİ



Asis, Asabiyeci’yle Simao Bacamerte karakteri etrafında şekillendirdiği olay örgüsünde deliliğin yaşamdaki yerini ve büyüklüğünü anlatmaya uğraşıyor. Bacamerte’nin, kariyerini terk edip doğduğu kent Itaguai’de açtığı psikiyatri hastanesi, yaşamını trajikomik biçimde değiştiriyor.

Otuz dört yaşında, “tek evrenim” dediği Itaguai’ye dönmeye karar veren Bacamerte, öğrendiği her şeyi uygulayacağı bir hastane açmaya girişir, başarır da. Ama esas zorluk, önyargılarla mücadele. Doktorun yakın çevresi “asıl delilik, delilerin aynı çatı altında birlikte yaşayabileceğini sanmak” imasında bulunuyor, hatta eşi bile. Ancak Bacamerte vazgeçmiyor ve “Yeşil Ev” diye anılan hastaneyi kurup civar köylerden ve kasabalardan hastalar toplanmaya başlıyor; hayırseverliğin ilk aşaması bu.
İkinci aşama, yaptığı araştırmalarla ulaştığı yaygın deliliğin bir hal çaresine bakma girişimi. Tabii bu sırada, kimi meslektaşları “Yeşil Ev, kişiye özel bir hapishanedir” şeklinde dedikodular üretiyor. Dahası, ahali arasında da söylentiler yayılıyor; Bacamerte’nin hırsa kapıldığını, intikam almak istediğini ve Itaguai’nin bereketini bitirmeyi istediği konuşuluyor. Bu da kentte korkuyu tetikliyor, herkes Yeşil Ev’e kapatılma endişesi taşıyor. Oysa Bacamerte, sinir krizlerini, kişilik bozukluklarını ve evhamları dehşetle izleyip toplum için neler yapılabileceğini düşünüyor. Belediye başkanı, tam bu anlarda “Gerçek delinin Asabiyeci olmadığını nereden bilebiliriz?” diye soruyor.
Aslında gerilimin kaynağında, Brezilya’daki değişim sancısı yatıyor. Romanın geçtiği tarihlerde (on dokuzuncu yüzyılın sonu), yeni bir yönetim için başlayan hareketlerle imparatorluk yanlılarının çekiştiği bir ülke fotoğrafı var karşımızda. Bacamerte, söz konusu sancının yarattığı travmayı gören biri olarak resmediliyor Machado de Asis tarafından. 
Bacamerte, tüm tepkilerle beraber toplumda yaygınlaşan korkuyu da anlamaya uğraşırken önemli bir teşhis koyuyor: Korku, akıl hastalığının en sık görülen belirtisidir. Korku nedeniyle toplumun kimyası bozulurken öte yandan Yeşil Ev’in nüfusu git gide artıyor. Itaguai, böylece Bacamerte’nin arayıp da bulamayacağı geniş bir laboratuvar halini alıyor.

Bacamerte’nin, Itaguai’de kazandığı tecrübelerle ulaştığı önemli bir sonuç, gerçek hastaların “dengeleri yerinde ve bütünüyle akıl sahibi kişiler” olduğu. Yani ona göre “normalliğin” temelinde dengesizlik bulunuyor. Bu önerme, en az Brezilya’daki siyasi değişim kadar devrim niteliğinde. Böylece akli dengesi yerinde olan herkesin Yeşil Ev’e kapatılmasının önü açılıyor. Peki, bu Bacamerte’nin koruma amaçlı bir hamlesi mi? Asabiyeci’nin asıl amacının delileri keşfetmek olduğu ve onların “normal” görünenler arasından çıktığı düşünülürse bu soruya olumlu yanıt vermek mümkün. Ne de olsa delilik toplum içindir, öyle değil mi?
Beri yandan tüm bu olup bitenle ilgili Bacamerte’yi kendi kendine söylenirken buluyoruz: “Sahiden hepsi deli miydi? Onları gerçekten iyileştirdim mi? Yoksa akli dengesizlik, benim yardımım olsun olmasın, er ya da geç ortaya çıkacak denli doğal ve içkin bir şey mi?” Bacamerte’nin inandığı tek şey olan bilim, sorularına kolayca yanıt bulmasını sağlıyor: Dengeliler zaten dengesizdi. Görünenin ardında fırtınalar kopuyor ve o yüzeysellik, kimsenin deli olmadığını gösteriyordu. Elbette bu, toplumun genelinin bakışıydı. Sonuçta, deli diyebileceği bir tek kendisi kalıyor ki Bacamerte, bu nedenle büyük bir kasırgaya tutulduğunu hissediyor.
Machado de Asis’in, Bacamerte karakterini ve gelişen olayları anlatırken kullandığı dil, delilikle denge arasındaki geçişkenliği yansıtan mizahi bir yapıya sahip. Ama Bacamerte asla karikatürize bir kimliğe bürünmüyor, aksine yaygın; ama yaygın olduğu kadar da gizli deliliğin kâşifi haline geliyor. Bu da Machado de Asis’in başarılı anlatıcılığının ve aklımıza düşürdüğü kurtların bir izdüşümü.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/495183/Delilik_toplum_icindir_.html#


KİTAPLARIM - FLAMİNGOLAR PEMBEDİR







Aslı Perker’in son romanı “Flamingolar Pembedir” i 21.09.2018’de aldım. Ertesi gün okumaya başladım ve yaklaşık 24 saatte bitirdim. Ağır bir kitap.


Kitabın başında yazar tüm karakterlerin ve olayların bir kısmının gerçek olduğunu yazmış. Doğrusu bunu okuyunca gülümsedim ve bu tür cümleler ile başlayan kitaplara atıf yapılarak, yazarın espri yaptığını düşündüm.

Altı yaşında bir kızın ağzından yazılmış. Çok karlı bir gecede, Kars’ta, gece saat 3’te annesinin ve babasının bindiği arabanın uçurumdan uçması ve her ikisinin de ölmesi ile hayatı bambaşka bir yöne giden bir kızı anlatıyor.

Kitabı bitirdikten sonra Aslı Perker’in Vatan Kitap’a verdiği röportajı okurken gerçekte böyle bir kazanın olduğunu ancak anne ve babasının kazada ölmediklerini okudum. Alternatif hayatım diyerek yazdığı bir kitap bu.

Kazadan sonra kızın (sonradan dayısının ona verdiği isimle Bahriyeli olacak) dayısı ve eniştesi Kars’a giderek kızı ve anne, babanın tabutlarını alıp İzmir’e dönüyorlar. Bekâr olan dayı, kıza sahip çıkıyor ve beraber yaşamaya başlıyorlar. Bir anneanne var ama acılarını unutmak için sadece uyuyor. Kızın “Ambidekster –Her iki elini de aynı anda yetkin kullanabilen” olduğu anlaşılıyor. Dayısının Feryal (ölen annenin adı) adında bir kayığı var. Kız kayığı ve denizi çok seviyor. Kayıkla açılarak annesi ile konuşuyor. Kayık ve deniz anne rahmine dönüşü simgeliyor.

Dayının hayali kusursuz bir gitar, ardında da katamaran yapmak. Zamanla beraber çalışarak hayali gerçekleştiriyorlar.



KİTAPLARIM - ALIKLAR BİRLİĞİ




John Kennedy Toole’ün Kırmızıkedi yayınevinden çıkan “Alıklar Birliği” kitabını 17.09.2018 ile 21.09.2018 arasında okudum. İlk 200 sayfasını (kitap 418 sayfa) yavaş okudum. Sonra hızlandı. İlk 200 sayfadayken sorsalardı, boş verin okumayın derdim. Sonradan zevk aldım ve bence güzel, okunası hoş bir kitap.
Oblomov’u okumadım ama sanıyorum ana karakter Ignatius J. Reilly ona benziyor. Şişman, iri siyah bıyıklı, kafasında her zaman yeşil bir avcı kasketi ve ilginç kıyafetlerle dolaşan biri. Annesi Irene ile beraber yaşıyorlar. Annesinin eski arabası ile bir gün bar çıkışı kaza yapınca, kazanın neden olduğu zararı ödemek zorunda kalıyorlar.
O güne kadar Ignatius fazla evden çıkmadan rastgele kağıtlara aklına gelenleri yazan keyfine düşkün biri. Kolejde okumuş. Okulda tanıştığı ve bir süre beraber takıldığı devrimci söylemleri olan bir kız arkadaşı var. Cinsellikten uzak duruyor Ignatius.
Annesi kazanın neden olduğu zararı ödemek için Ignatius’un çalışması gerektiğini söylüyor. İş aramak üzere gittiği Levy Pantalonlarında işe alınıyor. Ignatius’un çalışmaya hiç niyeti yok. Patron Bay Levy’nin de yok. Babasından kalan bu fabrikayı kendi haline bırakmış. Şef Bay Gonzalez ve emektar Bayan Trixie yönetim kadrosunda. Bayan Trixie 80 yaşında ve emekli olmak istiyor. Ancak Bayan Levy onun fabrikada çalışmasını ve ona iyi bakılmasını istediği için emekli olamıyor.
Ignatius kısa sürede fabrikadaki işçileri örgütleyerek yönetime başkaldırmalarını sağlıyor. İşçiler ücretlerinin az olduğunu söyleyerek ayaklanıyorlar ama ayaklanma hemen dağılıyor. Ignatius işten atılıyor. Seyyar arabada sosis satıcılığı yapmaya başlıyor. Olaylar gelişiyor….
Kitaptaki yan karakterler,
Sokaklarda şüpheli görünen kimseyi tutuklayamadığı için işinden atılmak üzere olan Devriye Mancuso, halası Santa, Bayan Reilly ile evlenmek isteyen yaşlı Claude Robichaux.
Neşeli Gece isimli barın sahibi Lana Lee, barda çalışan konsamatris  kız Darlene (papağanı ile gösteri yapmaya çalışan), yerleri silen zenci Jones, bara gelip Lana Lee’nin çıplak fotoğraflarını okullarda satan George.   

28 Haziran 2018 Perşembe

KİTAPLARIM - IAN MC EWAN




 Daha önce Ian Mc Ewan'dan hiç okumamıştım. Ama okuduğum eleştiri yazılarından sonra "Bir Parmak Bal", "Siyah Köpekler" , "Fındık Kabuğu", "Çocuk Yasası" ve "Cumartesi" adlı kitaplarını almıştım.
"Cumartesi"'den başladım okumaya, "Fındık Kabuğu" ile devam ettim. Sonra da "Çocuk Yasası". Okuduğum kitaplarını çok beğendim. Sırada "Bir Parmak Bal" ve "Siyah Köpekler" var. 

CUMARTESİ

Bir cumartesi gününün ilk saatlerinde başlar roman.
48 yaşındaki “sinir” cerrahı Henry Perowne sabah 3:30’da uyanır. Penceresinde şehre bakarken gökyüzünde yanarak hava alanına doğru inmekte olan bir uçak görür. Henry başarılı bir beyin cerrahıdır. Avukat olan karısı Rosalind’i, müzisyen oğlu Theo’yu ve kızı şair kızı Daisy’i sevmektedir. Sakin bir dünyası vardır. O cumartesi günü de neler yapacağı bellidir. Doktor, arkadaşı ile squash oynayacak, akşam yemeği için alışveriş yapacak, demans hastası annesini ziyaret edecek, ailesi ve  kayınpederi ile güzel bir akşam yemeği yiyecektir.
 Ancak 15 Şubat 2003’e denk gelen o cumartesi günü Irak’ın işgalini protesto etmek için Londra’da büyük bir gösteri de yapılır. Bu, Henry’i pek ilgilendirmez. Televizyonda uçak kazası ile ilgili haberi dinler ve evden çıkar. Yapılacak gösteri sebebiyle onun geçeceği sokaklar trafiğe kapatılmıştır. Sonra başına gelen bir trafik kazası Henry’nin gününü altüst eder.

FINDIK KABUĞU


Ünlü ve başarısız bir şair olan baba John, şiire yeni başlayanları kurduğu yayınevi ile desteklemektedir.  Trudy ise çok güzel ama tembel bir kadındır.
John ile Trudy arasındaki muhteşem aşk yaşanmış ve bitmesine yakın Trudy hamile kalmıştır. Son derece sığ, çıkarcı ve bayağı kayınbiraderi ile aşk yaşamaya başlayan Trudy, kafasının karışık olduğu bahanesiyle John’u evlerinden uzaklaştır. Karısına ve yeni doğacak çocuğuna geri dönmek isteyen John’dan kurtulmak ve paha biçilmez eve sahip olabilmek için, Trudy ve Claude plan yaparlar. John'u zehirleyerek öldürürler. Fakat bu kumpası ilk aşamasından beri takip eden bir kulak misafirleri vardır: Trudy’nin rahminde, kendisini bekleyen geleceğe doğup doğmama konusundaki kararını henüz verememiş bir fetüs. Erkek fetüs çevresinde konuşulanları ve radyo programlarını dinleyerek, dünya, yaşam ve annesi, babası ve amcası hakkındaki gerçekleri öğrenir. Sonrası merak ettiyseniz lütfen okuyunuz.

ÇOCUK YASASI

Londra'da yaşayan, Yüksek Divan Aile Hukuku Dairesi'nin en başarılı ve ünlü hâkimlerinden Fiona Maye, özel hayatındaki kriz karşısında çaresizdir: Kocası Jack onu genç bir kadın için terk etmektedir. Fiona tam bu sırada kendini Adam Henry davasının hâkimi olarak bulur. On yedi yaşında bir lösemi hastası olan Adam, tedavisi için elzem olan kan naklini günah olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. Onun kişisel haklarına saygı göstermekle bu hakları çiğneyerek hayatını kurtarmak arasında kalan Fiona, bir sonuca varabilmek için Adam'la görüşmeye karar verir. Bu görüşme ikisinin de hayatını değiştirecektir. 

1 Haziran 2018 Cuma

KİTAPLARIM - MACBETH






      Mayıs Ayının sonlarına doğru değişik bir okuma yöntemine başladım. Doğan Kitap'ın çıkardığı "Shakespeare Yeniden" serisi kitaplarını bir büyük ustadan bir de günümüz ustalarından okumak istedim.
      İlki Macbeth oldu. Jo Nesbo'yu severim. Birkaç kitabını okumuşluğum var. Shakespeare'den ise hiç okumamıştım. Güzel oldu.
    İkinci okumamda tersini yaptım. Önce Anne Tyler'in "Sirke Kız"ını okudum. Sonra Shakespeare'in "Hırçın Kız"ını okuyacağım. Henüz okumadım. 

22 Mayıs 2018 Salı

KİTAPLARIM - RÜZGARIN ŞARKISINI DİNLE




Maşallah kimse nazar değdirmesin bu günlerde güzel okuyorum. Murakami çok sevdiğim ve bu ana kadar tüm eserlerini okuduğum bir yazar. Bu kitap yazarın ilk kitabı. Çok sevmedim. Güzeldi ama okumasa da olurdu. Yalnız kitabın sonunda nasıl yazar olduğuna dair bir kısım vardı ki, orası için kitap alınır ve okunmalıdır. Tavsiyem bu yönde. Kitaptan,
Ortaya çıkan şeyi okuduğumda hiç mi hiç etkilenmemiştim. Kitabım bir romanda olması gereken şeylere sahipti ama sıkıcıydı ve hoşuma gitmemişti. Eğer yazar bile bu şekilde hissediyorsa, okurun tepkisi muhtemelen daha olumsuz olacaktır.
“Karmakarışık, bilgece bir şeyler yazmaya çalışmayı bırak” dedim kendi kendime. ‘Roman’ ve ‘Edebiyat’ hakkındaki tüm yerleşik düşüncelerini unutup duygu ve düşüncelerini sana geldiği haliyle kaydet, özgürce, canın nasıl istiyorsa öyle”
Dil sade olmalıydı, düşüncelerim anlaşılması kolay bir şekilde ifade edilmeliydi, betimlemeler konu dışı fazlalıklardan arındırılmalı, tarzı belirginleştirilmeli ve her şey sınırlı büyüklükteki kaba sığmalıydı.
Dilin olanaklarını hayal edebildikleri her ölçüde deneyimlemek, yazarların doğal hakkıdır – eğer bu maceracı ruh olmasaydı yeni bir şey üretilemezdi.