15 Ağustos 2017 Salı

KİTAPLARIM - TİRZA


     Ayfer Tunç'un Edebiyatın Ölmediğinin Kanıtlayan 5 Roman isimli videosundan görerek aldığım 2. kitap Tirza'ydı. Çok beğendim. En az 3 kez sert bir şekilde sarstı beni Tirza. Kitap bittiğinde bir sürü soru işareti ile baş başa kaldım. Keşke çevremde bu kitabı okuyan birileri olsa da konuşabilsek.

     Başarısız kitap editörü, Amsterdamlı Jörgen Hofmeester’in biricik kızı, başarılı meleği, yeryüzünün en özel ergeni Tirza’nın mezuniyet partisi için –karısıyla katıldığı Evde Suşi ve Saşimi Yapma Kursu’nda öğrendiği gibi- suşi yaptığı an’la gireriz romanın dünyasına. Hofmeester daha bu ilk paragrafta olduğu gibi, roman boyunca bıçağı fazla bastırmadan tutacaktır. 
     Bütün bir romanın merkezinde orta sınıfın kalıplaşmış ilişkileriyle örülü, sıkıcı bir burjuva varoluşu içinde yaşayan emeklilik yaşındaki Hofmeester’in olmasına karşın, elimizde tuttuğumuz cildin üstünde Tirza yazıyor oluşu da bir o kadar manidardır. Tirza, sadece babasının değil, beyaz burjuva yaşamının yumuşak karnıdır bir anlamda. 
     Mezuniyet partisinin hemen ertesinde, Faslı bir Müslüman olan erkek arkadaşı Choukri ile Afrika gezisine çıkacak olan güzel Tirza. Erkek arkadaş, Hofmeester’in küresel korku imparatorluğu algısı ile Muhammet Atta’dan başkası olarak görülemeyecektir elbette. Varlığı ile Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmış olan(?) Muhammet Atta. “Muhammet Atta yok artık diyorlar, oysa binlerce, yüz binlerce, milyonlarca Muhammet Atta var. Dünya ekonomisi bu kadar Muhammet Atta ile başa çıkamaz. Hatta benim evime bile geldi Muhammet Atta.”
    Hofmeester, günümüzün beyaz orta sınıf ideolojilerinin, ortalama algılarının her birini uygun bir zemin buldukça sahaya süren bir teknik direktör belki de. Yıllar önce çocukluk aşkına kaçan ve mezuniyet partisi günü beklenmedik şekilde ortaya çıkan karısına Choukri ile ilgili düşüncelerini anlatırken şöyle der: “Her halükârda Muhammet Atta’nın cinsinden. Aynı et, aynı bakışlar ve aynı çene. Tabii ki aynı düşünceler. Aynı nefret. Bize karşı duyduğu nefret. Bizim varlığımıza, kim olduğumuza ve neden böyle olduğumuza karşı duyulan nefret.”
   Karısının “biz” vurgusuna yorumu aslında romanın okura sorduğu-sordurduğu sorudur: “Biz kimiz Jörgen?”
     Biz, bir gecede bütün malvarlığını kaybedenleriz, biz evimize kadar giren “öteki” yüzünden güvenlikli hayatlarımızdan uzak düşenleriz, biz işsizliği işe çevirmek için çaresizliğimizin istasyonlarına sığınanlarız, biz “biz” kavramından tiksinenleriz. “Senden, benden, komşularımızdan neden nefret ettiklerini biliyor musun?” der Jörgen Hofmeester, “Çünkü biz mutluluğa inanıyoruz. Tanrı’ya değil ama mutluluğa inanıyoruz. Çünkü biz kimlikleri olan bireyleriz, sürü hayvanı değiliz.”
     Karısının cevabı, kendisiyle yüzleşen okurun mırıltısı gibidir: “Jörgen, sen mutluluğa inanmazsın ki. Senin Tanrı’n hep mutsuzluk olmuştur. Mutsuzluktan başka bir hayat istemedin ki. Ve hep o Tanrı’ya hizmet ettin, ona hiç ihanet etmedin, hatta onun ihanetine uğradığın zamanlarda bile ona kızmadın. Mutsuzluk tanrısına güvenmeye devam ettin. Onun en sadık kulu oldu. Seni alkışlamak gerekir. Seni neden terk ettiğimi biliyor musun? Ben de hayatımda ilk kez birinci sırada olmak istedim. Mutsuzluğu yüceltmeyen birinin yanında olmak istedim. Tahammülüm kalmamıştı. Sana karşı. Ya da senin yücelttiğin her şeye karşı.”
      Tirza, enginarın kabukları gibi yaprak yaprak açılmaya devam eder. Romanın üçte ikisini kaplayan mezuniyet partisi bölümü boyunca zihinde, zamanda git-geller yaşarız. Grünberg, Hofmeester’in zihninde bir üst anlatıcı olarak ilerlerken, ahlak, aile, ırkçılık, ötekileştirme, cinsellik, beden, küreselleşme, dünyanın tekinsizliği, şiddet ve daha pek çok konuda orta sınıf algısı üstünden hesaplaşmamızı sağlar. Hem de bunu yaparken, olay örgüsünün heyecanından, geriliminden, sayfa çevirten akıcılığından ve ironik anlatımından bir an bile ödün vermeden. Üstelik enginarın kalbinde bizi nelerin beklediğini edebi bir zorlamaya, anlatım numaralarına sığınmadan saklamayı başarır. 
     “Kira”, “Kurban” ve “Çöl” adını taşıyan üç bölümden oluşur roman. Giderek tırmanan bir olay örgüsünde, okur reflekslerini de giderek sertleştiren bir çöle doğru sürükleniriz. Psikolojik gerilim biz okurları kıskıvrak bağlar ve nefes kesici bir finalde kendi uçurumumuzdan aşağı bırakıverir.
Jörgen’in zihninden okurun zihnine oklar fırlatırken kanatmaktan korkmuyor Grünberg: “Utanç müthiş bir duygu, samimiyetten çok daha nefes kesici.” Hemen sonrasında, romanın son bölümünün en önemli karakterlerinden, medeniyet algımızın turnusol kağıdı Afrikalı küçük Kaisa’ya şöyle diyor Hofmeester: “Utancın ne olduğunu biliyor musun? Medeniyet.”
Bu yazı Milliyet Kitap dergisinin "Bu kitabı keşfedin" sayfası için kaleme alınmış ve derginin Temmuz 2010 sayısının 15.sayfasında yayınlanmıştır.

6 Ağustos 2017 Pazar

KİTAPLARIM - KADER VE SEVGİLİ MİMİ


     Bir önceki yazımda Tim Parks'ın "Kader" adlı romanına başladığımı yazmıştım. "Kader"i bitirdim ve hemen "Sevgili Mimi"ye başladım. İkisinin tarzı çok farklı. İkisini de beğendim ama hangisi derseniz "Kader" derim. "Europa"nın çok güzel olduğunu söylemişti Ayfer Tunç. Ancak yayınevi kapandığı için "Europa"yı bulamadım. Bulunca "Europa"yı ve bir deneme kitabı olan "Ben Buradan Okuyorum" u almak istiyorum.

KADER


İtalya'da uzun yıllar dış haberler muhabiri olarak çalışan Chris Burton, gazeteciliği bırakmış, bir kitap yazmaktadır. İtalya'nın adı mafyaya karışan eski bir devlet başkanıyla yapacağı röportajla hayatının en büyük eserine son noktayı koyacağı sırada oğlunun intihar ettiğini öğrenir ve karısıyla birlikte Torino'ya doğru yola çıkar. Londra'dan hareket etmeleriyle birlikte kader düşüncesi zihnine yerleşir. Bu, Burton çiftinin iki ülke arasında asılı kalan geçmişlerini, evliliklerini, aşk ve nefret dolu ilişkilerini, kendilerini anlamaya ve karşılarında duran korkunç gerçekle yüzleşmeye çalıştıkları bir yolculuktur aynı zamanda.
(Tanıtım Bülteninden)


SEVGİLİ MİMİ


İtalya'da İngilizce öğretmenliği yapan Morris kıt kanaat geçinmekten bıkmış, tekdüze hayatını değiştirecek bir çözüm yolu aramaktadır. Bu amaçla, on yedi yaşındaki öğrencisi Massimina ile yakınlık kurmuştur; titizlikle yürüttüğü planları başarıya ulaşırsa onunla evlenerek zengin ailesinin bir üyesi olacaktır. Gün boyu ter döküp akşamları da elinde birayla televizyon karşına geçen babasına benzemeyecektir o! 
Ancak olayların seyri değişir; yakıcı İtalyan güneşinin altında ve kadim binaların gölgesinde yalanlar, aldatmacalar, cinayetler birbirini izler... 
"Boğ şu kızı. Çok tuhaftı, ama bu dehşetengiz düşünceyle bütün bedenini bir anda ateş bastı. (Tam da ondan hoşlanmaya başlamışken. Hatta aşkın nasıl bir şey olduğunu sezmeye başlamışken - sahilde kıkır kıkır, kıpır kıpır yürüdükleri gün kız bacağını onunkine sürttüğü zaman hissettiği gibi.) 
Boğ onu. Bundan kolay ne vardı?"
"... yok Maigret'ymiş, yok Miss Marple, yok Bond. Palavra. Acaba hiçbiri hayatında bir kez olsun gazete okumuş muydu, ya da bir işe girmeye çalışmış mıydı?"
"'Her insan bir adadır,' diyerek diktafonuna izahat verdi. 'Tümüyle kendine aittir. Klik. 
Yoksa Tanrı yardımcısı olsun.'"
"Bir kadın iyi eğitilmiş olduğu ve genç kaldığı sürece, onunla bir ömür geçirmek hiç de fena olmayabilir aslında, diye düşündü." 

"Kader mi seçim mi? Belki de ikisi bir şekilde birbirine bağlıdır ve kader yalnızca almak durumunda olduğum kararları sunuyordur bana, sunmaya da devam edecek, çünkü biliyor ki özgür olmama rağmen, bu seçimleri bir şekilde yapacağım..."