4 Kasım 2016 Cuma

KİTAPLARIM - BOĞULMAMAK İÇİN

Yolun yarısını geçtiğinizi ve mesela kırklı yaşlarda olduğunuzu farzedin. Bir sabah kalkıyorsunuz, aynaya bakıyorsunuz, yüzünüzdeki değişimi, saçınızın, bıyığınızın hafiften kırlaşmaya başladığını görüyorsunuz. Kilo aldığınızı, şişmanlamaya başladığınızı idrak ediyorsunuz. Belki takma diş de kullanıyorsunuz. Sonra her günkü hayatınızı gözden geçiriyorsunuz. Şehrin kenar mahallelerinden birinde, pek de konforlu olmayan bir evde yaşıyorsunuz. Evlisiniz, karınız, iki çocuğunuz var. Karınız sürekli gündelik hayatın sıkıntılarından ve gıda maddelerinin zamlanmasından dem vuruyor; çocuklarınız ayak altında oradan oraya koşuşturuyor; onların bağrış çağrışları sizi rahatsız ediyor. Bir işiniz var; mesela bir sigorta şirketinde memur ya da amir olarak çalışıyorsunuz. Her gün işinize trenle ya da başka bir ulaşım aracıyla uzun süren bir yolculuk sonrasında gidiyorsunuz. İşiniz tekdüze, alışılageldik monotonlukta. Öğle arası dışarı çıkıyorsunuz. Şehir kalabalık. İnsanlar oradan oraya koşuşturuyor. Alışveriş merkezleri tıka basa dolu. Akşam yine aynı yoldan evinize dönüyorsunuz. Karınızın mutat söylenmeleri, mızmızlanmaları ya da felâket tellallığı eşliğinde yemeğinizi yiyorsunuz, televizyon seyrediyor ve sonra yatıyorsunuz. Belli yaşın üstündeyseniz, böyle bir yaşantı  size pek yabancı gelmedi değil mi?
Böyle bir hayatınız varsa ve bir gün, bu tekdüze (ve belki de anlamsız) yaşantı canınıza tak eder de, birkaç günlüğüne olsa da bulunduğunuz şehirden ayrılıp, mesela doğup büyüdüğünüz yerlere gitmek aklınıza gelirse ne yaparsınız?
Sizi bilmem ama kırk beş yaşında, sigortacı, biraz şişman, takma diş kullanan, evli, iki çocuklu George Bowling (ya da arkadaşlarının taktığı isimle “Şişko Bowling”), birkaç günlüğüne de olsa, monoton hayatından sıyrılmak için doğup büyüdüğü yere gitmeye, oraları bir kere daha görmeye karar verir.
İngiltere’nin banliyösü Batı Bletchey’deki Ellesmere Sokağı’nda oturan, on beş yıllık evli, otuz dokuz yaşında bir karısı, biri yedi diğeri on bir yaşında iki çocuğu olan Bowling, bir arkadaşının zorlamasıyla oynadığı at yarışından on yedi pound kazanıp, bunu bankaya yatırmış, ailesine dahi söylememiştir. Bu parayı nereye harcayacağını bilmemektedir. Madem ki harcayacağı bir para da vardır, niçin hafta sonu, karısına da bir yalan uydurarak, tek başına, doğup büyüdüğü kasabaya gitmesindi?
Gidiyor da nitekim. Şişko Bowling arabasına atlayıp Aşağı Binfield kasabasına gidiyor. Peki neler görüyor gittiği yerde?
George Orwell, “Boğulmamak İçin”* (daha önce “Daralma” adıyla yayınlanmış) adlı romanında bize Bowling’in aldığı radikal karar sonrası yaptığı yolculuk serüvenini anlatıyor. Öykünün başlarında Bowling’in yaşadığı bunalım ile sonlardaki kasabaya gidiş arasındaki epeyce geniş bölümde, Bowling’in hatıraları yer alıyor. Bu hatıralar, onun çocukluk ve gençlik dönemlerine ait. Bu geçmişe gidiş, Bowling’in yıllar sonra büyüdüğü kasabaya gittiğinde yaşayacağı hayal kırıklığı (ya da şoku mu desek?) daha iyi anlamamız için bir nevi ön hazırlık niteliğinde. Bowling’in çocukluk geçmişinin ağırlıklı bölümünü ise “balık tutkusu” kaplıyor. Yedi sekiz yaşlarında iken başlayan bu tutku, daha sonra otuz yıl boyunca eline olta almamış olmasına rağmen devam etmiştir. Bowling’in ağzından bu tutkuyu okuyalım: “Burada bir itirafta bulunacağım, daha doğrusu iki itirafta. Birincisi, hayatıma dönüp baktığımda bana balığa çıkmak kadar zevk veren başka bir şey hiç olmadı. Öbür şeyler, hatta kadınlar bile onun yanında sönük kaldı. Kadın peşinde epey zaman geçirdim gerçi ve şimdi bile fırsat olsa yine yaparım. Fakat bana istediğiniz ama istediğiniz kadını seçme hakkı tanıyın, karşısına da beş kiloluk bir sazanı koyun, her defasında sazan kazanır. Öbür itirafima gelince, on altı yaşımdan sonra bir daha hiç balığa çıkmadım.”
Babasının dükkânında çıraklık yaparken askere giden ve garip bir yerde, garip bir görevle askerliğini tamamlayan, sonrasında Hilda ile evlenen (ve niye onunla evlendiğini bilmeyen, evlendikten sonra başka biriyle evlendiğini anlayan) Bowling, bir işe girer ve monotonlukla örülü hayatına başlar. Bowling bunu da şöyle özetler: “İşe kapağı attım ve daha önce söylediğim gibi iş de bana kapağı attı. Uçan Semender'de on sekiz yılımı dolduruyorum. Önce yazıhanede başladım ama şimdi müfettiş, daha etkileyici olmak gerektiğinde de temsilci tabir edilen bir sıfatla anılıyorum. Haftanın birkaç günü bölge ofisinde çalışıyorum; gerisinde geziyor, yerel acentenin isimlerini gönderdiği müşterilerle görüşüyor, dükkân ve benzeri gayrimenkullerin değerlemesini yapıyor, arada bir kendi adıma birkaç sipariş kapıyorum. Haftada yedi pound kadar kazanıyorum. Ve açık konuşmak gerekirse, hikayem bu kadar.”
Şimdi gelelim Bowling’in, doğup büyüdüğü kasabada neler gördüğüne (ya da göremediğine)… Daha kasabayı tepeden gördüğü anda çok şeyin değiştiğini farkeder Bowling. Şoşe yol asfalt olmuş, genişlemiştir. Ağaçlar seyrekleşmiş; yolun kenarlarını evler kaplamıştır. Önceden iki tane olan fabrika, yeni kurulan onlarca fabrikaların arasında kaybolmuştur. Kasabaya girdiğinde her şey eskisinden çok ama çok farklıdır. Yollar, sokaklar, caddeler, lokantalar, barlar, insanlar… O kadar farklıdır ki… Önceden iki bin nüfusu olan kasabada şimdi yirmi beş bin kişi vardır. Ve artık kimse kimseyi tanımaz. Bowling en çok da mezarlığı görünce şaşırır. Yeni mezarlık yapılmıştır ama o da şehrin kenarındadır. Büyüktür fakat ruhsuzdur. Oysa kasabanın hemen ortasında, kilisenin bahçesindeki mezarlık çok farklıydı: “Mesele sadece kasabanın müthiş ölçüde büyümesi ve ölüleri gömecek seksen dönümlük bir araziye ihtiyaç duyar hale gelmesi değildi. Mezarlığın buraya, kasabanın kenarına konulmasıydı mesele. Atın gitsin; gözümüz görmesin! Ölümü hatırlamaya dayanamıyoruz. Mezar taşları bile aynı şeyi anlatıyor. Altta yatanın "öldüğü" asla yazılmaz; hep "göçtü" veya "ebedî uykuya daldı" denir. Eskiden öyle değildi. Kilisenin avlusu kasabanın tam ortasmdaydı; oradan her gün geçer, dedenizin gömülü olduğu yeri görür ve bir gün oraya sizin de gireceğinizi bilirdiniz. Ölüleri görmeye aldırmazdık. Öte yandan, kimi aile kabirleri iyice yalıtılmadığı için sıcak havalarda onları koklamak zorunda olduğumuzu da kabul etmem gerek..”
Çocukluğunda balık tuttuğu gölet de artık yoktur. Büyük bir gölet vardır şimdi şehirde. Gölete bir de yat kulübü kondurulmuştur. Bowling’e son darbe işte bu küçük göletin ortadan kaybolması vurmuştur. Onu, doğup büyüdüğü kasabaya belki de en çok bağlayan o bağ, yani göletin yerinde yeller esmektedir. Bowling, arabasına atlar ve evine döner. Şimdi evdeki mesele, karısına söylediği yalanın ortaya çıkmış olmasıdır. Bowling gerçek hayata tekrar dönmüştür artık.
Müzmin ve iflah olmaz bir modernizm karşıtı olan George Orwell, bu romanında kalkınma, gelişme, sanayileşme adına, insanoğlundan nelerin alınıp götürüldüğünü ve bunun yerine ona nasıl bir basmakalıplık ve monotonluk dayatıldığını ortaya koyuyor. Romanın karakterine kendisinin adını vermesi kasıtlı mıdır bilinmez ama büyük ihtimalle Orwell de aynı süreci geçirmiş, aynı bunalımın pençesine düşmüş olmalı. Bunu yazarken kendisi ne kadar karakteriyle ve olaylarla empati kurduysa, aynı ölçüde de okuyanlar da Bowling karakteriyle kendini rahatlıtla özdeşleştirebilir. Belli bir yaşın üstünde olan insanlar, kaçınılmaz olarak geçmişe hasret çekerler, geçmişe tekrar dönüp nostaljik bir yolculuk yapmak isterler. Fakat heyhat, bunu başarsalar bile, geçmiş artık bıraktıkları gibi değildir. Zaman törpüsü ve modernizm silindiri, o geçmişi alıp götürmüştür.
Orwell’in bu romanında herkesin kendinden bir şeyler bulacağını tahmin ediyorum. Yazarın nefis üslubu ve yer yer serpiştirdiği nükteler, espriler ve komik olaylar bu romanı bir solukta okumayı kolaylaştırıyor. Orwell’i, romanı ve nostaljiyi sevenler için ideal bir çalışma.
* George Orwell, “Boğulmamak İçin”, Can yayınları, İst. 2015, (Çev: Suat Ertüzün), 254 s.
***
Bu yazı, Adnan Şenel tarafından yazılmış olup, Kurgan edebiyat derisinin Mart-Nisan 2016 tarihli 30. sayısında yayınlanmıştır. Teşekkürler

17 Ağustos 2016 Çarşamba

KİTAPLARIM - SPUTNİK SEVGİLİM


"4 Ekim 1957'de Sovyetler Birliği, Kazakistan'daki Baykonur Uzay Üssü'nden dünyanın ilk yapay uydusu Sputnik 1'i uzaya fırlattı. Çapı 58 santimetre, ağırlığı 83,6 kilogramdı; dünyanın çevresini 96 dakika 12 saniyede dolandı. Ertesi ay Laika adındaki köpeğin bidirildiği Sputnik 2 de başarıyla fırlatıldı. Laika, uzaya gönderilen ilk canlıydı; uydu geri dönmedi ve Laika, uzaydaki biyolojik çalışmaların ilk kurbanı oldu."
Haruki Murakami'nin, Türkçede yayımlanan son romanı Sputnik Sevgilim'in hemen girişinde yer alan cümleler bunlar. "Sputnik" kelimesinin ne anlama geldiğini bilmeyen pek çok okur için önemli elbette bu kısa açıklama ancak Murakami bununla kalmıyor. Kelimenin birkaç farklı anlamını daha işin içine katıyor romanın ilerleyen sayfalarında. Daha doğrusu, kelimenin İngilizcede "yol arkadaşı" olarak tabir edebileceğimiz gerçek anlamının yanına, karakterlerin birbirleriyle ilişkilerinden doğan bir anlam daha ekliyor. Böylelikle ilk bakışta garipsenen bu kelime, roman içinde anlamları çoğalarak evrilen, dahası kendine yeni anlam alanları açan bir rol üstleniyor. Tüm bu anlamların birleştiği nokta ise romanın gerçek meselesi üzerinde birleşiyor. Yani aşkta...
Sputnik Sevgilim, Murakami'nin kaleminden okuyacağınız, klasik anlamda bir aşk hikâyesi olarak niteleyebileceğimiz fakat hem bu aşkı kahramanlarına yaşatış biçimiyle, hem aşkın sınırlarının nerelere kadar uzanabileceğiyle hem de aşk anlayışının nasıl bir değerler silsilesi üzerine kurulduğuyla ilgili düşündürdükleriyle farklılığını belli eden bir roman.
Tüm bu farklılıkların temelininde ise Murakami'nin kahramanı Sumire yatıyor. Çünkü Sumire, Murakami'nin anlattığı aşk hikâyesinin başkahramanı olmasının yanında, romanın öne sürdüklerinin de üzerinde şekillendiği kahramanı olarak dikkat çekiyor. O nedenle Sumire'nin üzerine biraz daha düşmekte yarar var. Hem romanın izleyeceği rotanın nelerle bezeli olduğunu anlayabilmek hem de kahramanımızın dünyasına bir adım daha yaklaşabilmek için...
Küçüklüğünden beri kitapların arasında vakit geçirmekten çok hoşlanan, annesini neredeyse tanımadan kaybettikten sonra ise kendini daha da fazla kitaplara veren biri Sumire. İçine ve romanlara kapanık geçen öğrenim hayatında ise tek hayali yazmak olarak öne çıkıyor. O nedenle de devam ettiği üniveristeyi ikinci sınıfında bırakıyor ve kendine küçük bir oda kiralayıp geçici işlerle hayatına devam etmeye başlıyor. Fakat Sumire'nin yazma süreci oldukça sıkıntılı gelişiyor. Yazamama sıkıntısı değildir Sumire'ninki. Küçüklüğünden beri sürekli ve hemen her şeyi yazdığı, dahası sadece yazarak düşünebildiği için hayallerindeki romanı yazım süreci de "neyi yazacağını bilme" süzgecinden uzak bir biçimde gelişiyor.
Bu noktada ise ortaya roman için önemli bir başka karakter daha çıkıyor.
'DURUM KARMAKARIŞIKTI'
Sputnik Sevgilim'in hem anlatıcısı hem de Sumire'ye âşık bir karakter olarak romana dahil oluyor bu kahramanımız ancak ismi saklı... Tüm bir roman, tek cümleyle özetleyecek olursak, onun gözüyle Sumire'nin öyküsüne odaklanıyor. Anlatıcımızın, Sumire'nin yazı yaşamındaki yerini ise onun da bir edebiyat tutkunu olması ve âşık olduğu kadının yazdıklarını okuyup bir anlamda yönlendirmesiyle şekilleniyor.
"Bu şüphesiz Sumire'nin öyküsü, benim değil," diyor anlatıcımız. "Ancak benim gözümden Sumire adlı kişinin öyküsü anlatılıyor ve onun hikâyesi anlatılmaya devam edileceği için de, benim nasıl biri olduğumu biraz da olsa açıklama gereği duyuyorum," diyerek kendisinden de bahsediyor. Fakat araya başka karakterlerin öyküleri, dahası farklı olaylar girse de odak noktamız hiç değişmiyor. Romanın son satırına kadar Sumire, tek ve en önemli gündem maddemiz olarak varlığını sürdürüyor.
Romanın ve kahramanımız Sumire'nin bu yaşamının akışı ise tek bir olayla değişiyor. Aşkla...
O zamana kadar yazıdan başka hiçbir şey düşünmeyen, dağınık kafası gibi dağınık bir hayat süren, ne erkeklere ne de kadınlara karşı cinsel bir yakınlık hisseden Sumire, kendisinden yaşça epey büyük bir iş kadını olam Myu'ya âşık oluyor. Myu da ona karşı ilgisiz değildir ancak ortada karşılıklı bir aşkın yaşandığına dair göstergeler yoktur. Myu Sumire'ye beraber çalışmayı teklif etmiş, Sumire de bu teklifi, öncesinde biraz kararsız kalsa da, kabul etmiş ve sonuçta ortaya karmaşık sayılabilecek bir üçgen çıkmıştır.
Anlatıcımız şöyle özetliyor durumu: "Bu kadın (Myu) Sumire'ye âşıktı. Ancak ona karşı cinsel istek duymuyordu. Sumire bu kadına âşıktı, dahası ona karşı cinsel istek de besliyordu. Ben Sumire'ye âşıktım, ona cinsel açıdan ilgi duyuyordum. Sumire beni seviyordu ama bana âşık olmadığı gibi bana karşı cinsel istek de duymuyordu. Ben, adını gizlediğim bir kadına cinsel istek duyuyordum. Ancak ona âşık değildim."
Yine anlatıcımızın yorumuyla; "durum karmakarışıktı."
'YOLDA'
Her ne kadar durum karmakarışık olsa da romandaki tüm ilişkilerin içinde edebiyat mutlak söz sahibi olarak dikkat çekiyor. Sumire ve anlatıcımzın arasındaki edebiyat ilişkisinden hemen yukarıda bahsedilmişti. Myu ve Sumire arasındaki edebiyat bağı ise romanın bir anlamda adını da koyuyor diyebiliriz. Edebiyatla çok da ilgisi olmayan Myu, Sumire ile ilk tanıştıkları sohbet sırasında Beatnik yazarlar için Sputnik der yanlışlıkla. Sumire de o andan sonra Myu'yu "sputnik sevgilim" olarak anmaya başlar. Tabii yine yazdıklarında ve neredeyse tek dostu olan anlatıcımızla konuşmalarında.
Roman, az önce de anlatıldığı gibi farklı bir aşk üçgeninden doğmuşsa da aslında adının da hakkını vererek bir yol hikâyesini de barındırıyor sayfaları arasında. Myu ve Sumire'nin beraberce çıktığı iş seyahatleri, birbirlerine "yol arkadaşı" oluşları, bu iş seyahatlerinde izlenen rotalar, gezilen mekânlar romanın akışına da, atmosferine de farklı bir boyut katıyor. Romanın, Japonya'da başlayan ve bir Yunan adasında sona erecek hikâyesinin fitilini de bu "yola düşme", "yolda olma" hali ateşliyor.
Haruki Murakami ise tüm bu karmaşık ilişkiler ağının ve yolda geçen hayatların içinde naif bir soru yöneltiyor gibi okurlarına âdeta: Bu aşklar yolculuklar yapılsın diye mi yaşandı, yoksa yolun kendisi mi bir aşktı?
Sputnik Sevgilim / Haruki Murakami / Ali Volkan Erdemir / Doğan Kitap / 224 s.
ALINTIDIR

 http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kitap/584863/Yolun__ask__hali.html

19 Haziran 2016 Pazar

KİTAPLARIM - SUZAN DEFTER


Daha önce Ayfer Tunç'un "Aziz Bey Hadisesi" kitabını okumuş, pek de beğenmemiştim. "Suzan Defter"e bayıldım. Birkaç saat içinde okudum. Başka okuma şekilleri var mıdır ama ben iki ayrı günlük olarak okudum. Çok çok güzeldi.

"İnsan ya kendi kendine konuşur, ya kendi kendine yazar. Kendi

 kendine konuşmayı makbul saymazlar." ....9

"Uyuklamak parça parça ölmek, uyumaksa yekpare ölüm."...14


"Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır, 

yanar durursunuz kül olana kadar".......72

"Mutlu ailenin tarifi üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bir de mutsuz 


ailelere bak, hiçbiri diğerine benzemez.".....28

"Gemi palamarını çözmeden iskeleden ayrılır.Gemiyi bağlayan 

halat gerilmeye başlar. Halat gerilir, gerilir, bir anda kopar. Havada

gözle görülebilen bir elektrik çakımı bırakır.

Beraberlik canlı ise ayrılmanın bir gerilimi, gerilimin de bir tarihi 

vardır. O halatın koptuğu andır.

Ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden 

zahmetsizce kopması demektir. Çürüyen acı vermez, ölü olan 

çürür."....78

18 Şubat 2016 Perşembe

KIZILDERİLİLERİN ŞEREF YASALARI


1 – Dua etmek için güneşle birlikte kalk. Tek başına dua et, sık sık dua et. Büyük Ruh dinler.. 
2 – Yollarında kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol. Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır. Rehberlik bulmaları için dua et.
3 – Kendini, kendi kendine araştır, keşfet. Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme. O senin, sadece senin yolundur. Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.
4 – Misafirlerine evinde saygıyla davran. Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.
5 – Herhangi bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma. O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir. Senin değildir.
6 – Yeryüzü üzerindeki her şeye saygılı ol – ister insan, ister hayvan veya bitki olsun.
7 – Diğer insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır. Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma. Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.
8 – Başkalarına asla kötü bir şekilde konuşma. Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.
9 – Herkes hatalar yapar. Ve tüm hatalar bağışlanabilir.
10 – Kötü düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur. İyimser ol.
11 – Doğa bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır. Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.
12 – Çocuklar geleceğimizin tohumlarıdır. Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula. Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.
13 – Başkalarının kalplerini incitmekten kaçın. Verdiğin acının zehiri sana geri döner.
14 – Her zaman dürüst ol.
15 – Kendini dengede tut. Senin Zihinsel ben ‘in, Ruhsal ben ‘in, Duygusal ben ‘in ve Fiziksel ben ‘in – hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var. Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır. Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.
16 – Kim olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.
17 – Başkalarının mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol. Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma, – özellikle kutsal ve dini eşyalarına. Bu yasaktır.
18 – İyi talihini başkaları ile paylaş.
19 – Başkalarının dini inançlarına saygı göster. Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.
20 – Önce kendine karşı dürüst ol. Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin.

4 Ocak 2016 Pazartesi

OCAK AYI OLUMLAMASI



Bugün, bu saat, şu an hayatımda benim için önemli bir karar almak üzere adım atıyorum. Bugün yepyeni sevgi dolu mutlu bir hayata başlıyorum. Aklım ile düşündüğümü, kalbim ile hissettiğimi dengeye alıyorum. İkisinin de sesine kulak verip benim için en hayırlı olanı yapıyorum.
Geçmişimde yaşadığım tüm hatalarımı, kendime kodladığım tüm olumsuz kalıplarımı şu an siliyorum. Kendime verdiğim tüm cezaları sonlandırıyorum ve kendimi affediyorum. Şu an geleceğim için seçim yapmak zamanı. 
Kendimi şu an huzurlu, mutlu, harika hissediyorum. Enerji dolu, güçlü ve sağlıklıyım ve bunun tadını çıkarmak benim en doğal hakkım. Kendimi geliştirmek için her gün çalışmama ve her gün daha iyiye gitmeme rağmen bugünkü beni seviyorum. Yarın daha iyi olduğum zaman da kendimi en az bugünkü kadar seveceğim. Artık kalbimin sesini duymak içimdeki küçük çocuğa kulak verme zamanı. Ben hangi adımı atarsam atayım kalbime güveniyorum, Yaradanıma sığınıyorum. Yüce Allah’ım bana, benim için en hayırlı gelecek ne ise onu yaşamamı nasip et. Beni ve sevdiklerimi kötülüklerden, belalardan koruyup kolla. Beni ve tüm insanları gördüğünden yaşadığından daha eksik yaşatma. Bana bahşettiğin bu güzel kalp için, akıl için, etrafımda aşkla sevgiyle hayatımı paylaşabildiğim insanlar olduğu için, sağlıklı ve huzurlu olduğum için şükürler olsun. Hamdolsun. İyi ki varım ve ben çok değerliğim. Kendi enerjime, gücüme ve kalbime güveniyorum. Her ne adım atarsam atayım benim ve bütünün hayrına olsun.